| |

| [..::
DEMOKRASİ NEDİR? ..::]
Demokrasi; eski Yunan'dan günümüze kadar gelmiş olan bir siyasal
yönetim şekli... Fakat sadece bir siyasal yönetim şekli değil,
bir yaşam tarzı, bir düşünce biçimi ve bir ahlak... İdeolojik
bir bilinç olarak demokrasi, günümüzde bütün toplumlara egemen
olmuş durumdadır. Artık bir siyasal talep olarak herkes demokrasiyi
istemektedir. Neredeyse demokrasiye inanamamak bir "ayıp"
olarak, hatta bir "suç" olarak değerlendirilmektedir.
Aynı şekilde, demokratik olduğunu iddia etmeyen yönetim de
yok gibidir. Gerek devletler, gerek yerel yönetimler ve gerekse
de siyasal partiler sendikalar - dernekler gibi kitle kuruluşları
hep demokratik ilkelere bağlı olarak faaliyet gösterdiklerini
belirtmektedirler. Bu yönetimlere muhalefet edenler de, bazen
yöneticileri suçlayacakları zaman, yönetimdekilerin antidemokratik
uygulamalarda bulunduklarını ileri sürmektedirler. Tüm bunlar
günümüzde adeta bir "sihirli kelime" haline gelmiş
bulunan "demokrasi"nin anlamını araştırmayı zorunlu
hale getirmektedir.
Demokrasi, Yunan'cadaki "Demos" (halk) ve "Kratos"
(iktidar) kelimeler
inin birleşmesinden meydana gelmiştir. Ve
"halkın iktidarı" anlamını taşımaktadır. Demokrasi,
halkın kendi kendini yönetmesi, ya da halk egemenliğine dayalı
yönetim şekli olarak tanımlanmaktadır. Ama bu tanım olabildiğince
belirsiz, muğlaktır. Demokrasinin anlamı konusunda yeterince
aydınlatıcı değildir. Bu tanım, günümüzde demokratik olarak
nitelenen ve birbirinden çok farklı uygulamalara sahip olan
sistemleri ve ilkeleri değerlendirmek konusunda da yeterince
açıklayıcı değildir.
Günümüzde birbirinden oldukça farklı, hatta bazen birbirine
zıt uygulamalar demokratik olarak nitelendirilebilmektedir.
Örneğin demokratik devletler federal veya merkezi olabilmektedir.
Bazıları başkanlık sistemine bazıları da kabine sistemine
sahiptirler. Parti sistemleri de çok değişiklik göstermektedir.
İki parti sisteminden altı partiye kadar değişmektedir. Seçim
sistemleri nispî temsil ve tercihli oydan, dar bölge salt
çoğunluk sistemine kadar farklılaşabilmektedir. Ekonomik yapıları
geniş bir kamu mülkiyeti, merkezi planlama ve yönetim, toplumsal
hizmetler barındıran önemli ölçüde kamulaştırılmış bir ekonomik
sistem olabildiği gibi, başıboş kapitalizmi daha büyük ölçüde
barındıran ve özel girişime daha büyük bir alan tanıyan, piyasa
ekonomisinin ilkelerinin geçerli olduğu bir ekonomik sistem
de olabilmektedir. Kimi demokratlar bir özgürlük felsefesini
savunurken, diğerleri "eşitlik" felsefesini ön plana
çıkarabilmektedirler. Bazen demokrasi "bireycilik"
ile bir tutulurken, bazen de kamu yararı veya azınlık haklarıyla
bir tutulabilmektedir. Bu örnekleri daha da uzatabilmek mümkündür.
Burada vurgulanmak istenen şey; yukarıda örnekleri verilen
ve daha da uzatılması mümkün olan tüm uygulamaları kapsayabilecek
bir demokrasi tanımı yapmanın güçlüğüdür. O yüzden siyaset
felsefecileri ve siyaset bilimciler demokrasiyi tanımlamaktan
çok, demokrasinin unsurlarını ve demokratik değerlerin neler
olduğunu belirlemeye çalışmaktadırlar.

|
| [..::
DEMOKRASİ YÖNETİM VE SİYASET ..::]
Demokrasi, toplumdaki farklılığı ve çeşitliliği, siyasi hayata
aktarmaya imkan veren bir mekanizmadır. Demokrasi, sanıldığı
gibi, her derde deva olan ve sorunlarımızı çözen bir sistem
değil, sorunların tartışılmasına ve çözümüne yardımcı olan
bir yöntemdir. Kamusal işlerin yürütülmesine ve problemlerin
çözümüne ilişkin olarak oluşturulan yönetim mekanizmaları,
serbest seçimlere, çeşitli siyasi partilere ve programlara
dayalı ise demokratik ve çoğulcu bir nitelik taşıyor demektir.
Siyaset, toplumla ilgili bağlayıcı kararların alındığı ve
yürütüldüğü süreçtir. Bu süreç kamusal bir şeyi/şeyleri değiştirmek
ya da değiştirilmesine mani olmak biçiminde işler. Bu yönüyle
siyaset, hem değiştirmeye, hem de muhafaza etmeye yönelik
eylem ve düşünceleri birlikte barındırır. Bu eylem ve düşünceler,
ister istemez çatışmayı, mücadeleyi, yarışmayı ve muhalefeti
ortaya çıkarır. Muhalefetin, mücadelenin ve yarışmanın serbest
ve meşru olduğu rejimlerde, siyaset vardır. Ve meşrudur. Siyasi
partiler, siyasetin temel araçlarıdır. Siyasi partiler yoksa
ya da hepsi birbirinin benzeri ise, siyaset de yoktur.
İdare, muhalefetsiz, münakaşasız ve çekişmesiz yönetim anlayışını
ifade eder. Siyasi iktidarın uygulamaları konusunda kişi ya
da kurumlara eleştirme ve muhalefet etme hakkı tanımaz. Meşru
bir muhalefet kavramı, sistemde benimsenmiş ve yerleşmiş değildir.
Muhalefet, çoğu zaman "asilik" ve "hainlik"
ile suçlanır. Siyaset yapma hakkı, sadece merkezdeki dar bir
kadroya tanınmıştır. Siyasi iktidar, kamu yararını, en iyi
şekilde kendisinin bildiğini ve kendisinin gerçekleştireceğini
düşünür. Çoğulcu ve katılmacı olmayan bir "kamusal fayda"
felsefesi egemendir. İdare kültürünün egemen olduğu rejimlerde
siyasetin anlamı oldukça daraltılmıştır.
Türkiye, Tanzimat'tan beri "siyaset" ve "idare"
arasında geliş-gidişlerin sıkıntısını yaşamaktadır. Sistem,
resmiyette, siyaseti esas aldığı halde uygulamada "idare"
politikası egemen olmuştur. Tanzimat döneminin mimarlarından
olan Ali Paşa, Allah'ın Osmanlı toplumunun yönetimini beş-altı
kişiye emanet ettiği düşüncesindeydi. Devlet işleriyle uğraşma
ya da politika yapma hakkı dar bir kadronun tekeline verilmeliydi.
Tek Parti Dönemi'ndeki uygulamalar, çok partili dönemdeki
askeri darbeler ve demokratik hakları kısıtlayan düzenlemeler,
idare kültürünün ve anlayışının hakim olduğunu gösteren örneklerdir.
Merkeziyetçi, bürokratik ve vesayetçi yönetim mekanizması,
idare kültürünün temel dayanağıdır. Siyaset ile idare kültürünün
arasındaki ilişkiyi daha iyi analiz edebilmek için, "merkez"
ve "çevre" kavramları kullanılabilir.
Siyasi sistemimizde merkez kavramı, coğrafi bir anlamdan daha
çok fonksiyonel bir içeriğe sahiptir. Merkezden kastımız ülkedeki
hakim politikaları belirleyen kişi ve kurumlardır. Merkez
içinde, bir kısım asker, bürokrat, politikacı, basın ve aydınlar
yer almaktadır. Merkezin belirlediği politika siyasettir.
Bu siyaset, iç ve dış olaylarla, sorunlarla, konularla ilgili
genel çerçeve ve stratejileri içerir. Rejimin esaslarına ilişkin
konularda belirleyicilik ve yönlendiricilik görevi merkeze
aittir.
Çevre ise, hakim politikanın belirlenmesi "süreci"
dışında tutulan kişi ve kurumları ifade eder. Çevre kavramı
içinde, sivil toplum örgütleri, siyasi partilerin bir kısmı
ve yerel yönetimler yer alır. Siyasi partiler, Merkeze yaklaştıkları
ölçüde siyasi meşruiyet kazanırlar. Siyasi partilerin merkeze
yaklaşma eğilimleri, onları bir tür "devlet partisi"
haline getirir.
Merkez, çevrenin, yöre ve ülke siyasetine aktif olarak katılmasını
istememektedir. Merkez kendini, milliyetçi, rejimin sahibi
ve bekçisi. olarak görmekte, çevreyi ise, rejim açısından
potansiyel bir tehlike ve bozgunculuk yapmakla suçlamaktadır.
Çevre, hakim politikaların belirlenmesi sürecinde özne değil,
nesne olarak görülmektedir. Bu anlamda siyasi partilerimizin
misyonu, siyaset değil, siyasa yapmaktır. Başka bir ifadeyle
siyasi partilere (tabii ki merkez dışındaki) "siyasa"
yapma görevi verilmiştir. Siyasa yapma, genel olarak esasları
belirlenmiş çerçeve içinde teknik konularla ilgilenmek, kısacası
"particilik" yapmaktır. Toprak erozyonunu önlemek,
orman yetiştirmek ve altyapı yapmak gibi konular, bir ülkede
temel siyasi hedefler değildir. Bunlar, siyasi partiler olmadan
da, kamu bürokrasisi tarafından gerçekleştirilebilecek hususlardır.
Ülkemizde yaklaşık yüzelli yıldan beri devam eden "merkeziyetçilik"
ve "adem-i merkeziyetçilik" tartışması, merkezin,
çevre karşısında duyduğu güvensizlikten kaynaklanmaktadır.
Merkeziyetçilik, hakim politikaların belirlenmesi ve yürütülmesi
sürecinde, çevreyi denetlemek yada dışlamakta kullanılan bir
yöntemdir. Yönetimde merkeziyetin sebebi, teknik, ekonomik
ve sosyal ihtiyaçlar değildir; daha çok siyasidir. Siyasi
açıdan demokratik olarak izin verilirse siyasi partiler üzerine
düşen görevleri yerine getirebilirler.
Siyasi partiler sağladıkları ve kaybettikleri toplumsal koalisyonlarla,
popülizan bir çatışma ortamı yaratırken; Türkiye'nin siyasi
hayatı ideolojik bir boşalmaya uğramış ve bu boşluk radikal
söylemlerle doldurulmaya çalışılmıştır. Resmi devlet politikasının
belirleyiciliği altında, partiler arasındaki gerçek ideolojik
farklılıkların olmaması, hepsinin ayni tür insan malzemesine
mahkum olması; siyasi partiler arasındaki mücadeleyi kaba
bir iktidar savaşına dönüştürmüş ve popülizm tek belirgin
siyaset anlayışı haline gelmiştir. İktidar alternatiflerinin
arttığı, hiçbir partinin tek başına iktidara gelme şansının
kalmadığı dönemlerde ise resmi görüşün çeşitli nüansları radikalize
edilerek ideolojik bir pozisyon yaratıldığı sanılmıştır. Ancak
bu durum, ülkeyi partiler sisteminin dışına taşan bir çatışma
ortamına sürükleyerek askeri müdahalenin yolunu açmıştır.
Bu müdahalelerin daha derinde yatan nedeni ise, devletçi/popülist
sistemin popülizme fazla yanaştığı durumlarda, kendini devletin
gerçek sahibi hisseden sivil ve asker bürokrasinin tepkisidir.
1950-80 aralığında Türkiye üç tane başarılı darbe görmüş ve
her biri devletçi yapıyı güçlendirmek üzere kullanılmıştır.
Buna karşılık devletçiliğin dozunu her müdahalede daha da
artırdığını ve otoriter zihniyetin bizatihi bir taraf olarak
belirginleştiğini öne sürmek mümkündür. Öte yandan 1960 müdahalesi
devlet toplum ilişkisinde göreli bir açılıma ve özgürleşmeyi
devletin iç kurumsal yapısında gerçekleştirmişti. Oysa sonraki
müdahaleler devletin iç yapılanmasındaki otoriter trendin
güçlendirilmesiyle yetinmemişler; devlet/toplum bağını da
merkeziyetçi bir anlayış içinde yeniden tanımlamaya çalışmışlardır.
1961 anayasasının belki de en belirleyici özelliği ordunun
siyasete girmesinin meşru kanalı olarak Milli Güvenlik Kurulunu
oluşturmasıdır. 1971 müdahalesinden sonraki kararlar bu kurulun
yetkilerini genişletmekle kalmamış; üniversitelerin özerkliği
kaldırılmış, basın özgürlüğü sınırlanmış ve kurulan Devlet
Güvenlik Mahkemeleri vasıtasıyla otoriter zihniyet kamu sahasını
tanımlayıcı ve sınırlayıcı etkisini pekiştirmiştir. 1982 anayasası
ise bu çizgiyi daha da ileri götürmüştür. Milli Güvenlik Kurulunun
yetkilerinde bir genişleme daha olurken; sadece basın ve sendikal
özgürlükler değil, kişilere ait tüm temel hak ve özgürlükler
kısıtlanmış ve bu alan "ulusal çıkarlar" veya "ulusal
güvenlik" mülahazalarının keyfiyetine terkedilmiştir.

|
| [..::
DEMOKRASİ VE HUKUK ..::]
Demokratik bir sistemin önemli bir özelliği de, bütün kişi
ve kuruluşların hukuk kurallarına bağlı olması ve hukukun
herşeyin ve herkesin üstünde olmasıdır. Bu özellik günümüzde
"Hukuk Devleti" kavramıyla ifade edilmektedir. Hukuk
devleti, polis devletine karşılık bir uygulamadır. Buradaki
"polis" sözü zabıta anlamında değil Eski Yunan'daki
Kent Devletinin ismi olan "Polis"ten gelmektedir.
17-18. Yüzyıllardaki, vatandaşlarının bütün işine karışmak
ve haklarını kısıtlamak yetkisine sahip olan mutlak hükümdarlıklar
için kullanılmıştır. Daha sonra, sınırsız yetkilerle donatılmış,
devlet gücünün keyfiliğe kaydığı, vatandaşlarına hukuksal
bir güven vermeyen, zorba rejimler için kullanılmaya başlanmıştır.
İşte hukuk devleti, polis devletindeki keyfi uygulamaların
olmadığı bir devlettir. Hukuk devleti vatandaşlarına bir "hukuk
güvenliği" sağlamıştır. Hukuk güvenliğinin sağlanabilmesi
için ilk önce, temel hak ve özgürlüklerin Anayasal ve yasal
bir güvenceye kavuşturulmuş olması gerekir. Bunun yanında
yasaları çıkaran yasama organının da hukuksal kurallarla tahdit
edilebilmesi ve denetlenebilmesi gerekir. Bunun amacı, yasama
organının bu güçlü yetkisini keyfi bir şekilde kullanmasına
engel olabilmektir. Bunu sağlayabilmek için de yasaların Anayasaya
uygunluğu ilkesinin var olması ve bu uygunluğun bir yüksek
mahkeme tarafından (Türkiye'de Anayasa Mahkemesi bu işlevi
yerine getirir.) denetlenmesi gerekir. Ayrıca yasaların genel
olması da bir diğer önemli koşuldur. Yasalar herkesi bağlayıcı
olmalı, herkes için geçerli olmalı, hiç kimse yasalar önünde
imtiyazlı olmamalıdır. Kısaca ifade etmek istersek "kanun
önünde eşitlik prensibi"de geçerli olmalıdır.
Bir hukuk devletinde sadece yasamanın işlemleri değil, yürütme
organının faaliyetleri de yasalarla belirlenmiş, tahdit edilmiş
ve yasalara uygun olmalıdır. Devletin yürütme organı olan
idarenin yasalara bağımlılığı, devletin bu gücü suistimal
etmemesi açısından oldukça önem taşır. Bir hukuk devletinde
idarenin bütün eylem ve işlemleri yargısal denetime tabi tutulur.
Son olarak; bir hukuk devletinde hukuka uygunluğu denetleyen
yargı organlarının bağımsız olması gerekir. yargının, gerek
devletin gerekse de kişilerin etkilerinden uzak bir şekilde
adaleti tesis edebilmesi için mutlaka bağımsız olması lazımdır.
İdareye bağımlı bir yargı organı, idarenin yapmış olduğu hukuk
dışı uygulamaları meşrulaştırmaktan başka bir işe yarayamaz.
Sadece hukuka bağlı bir yargı, ancak adalet dağıtabilir.
İşte, demokratik bir ülke, hukukun üstünlüğünün tesis edildiği,
kanun önünde eşitliğin sağlanmış olduğu ve devletin "hukuk
devleti" olduğu, dolayısıyla da vatandaşlar için "hukuk
güvenliği"nin sağlanmış olduğu bir ülke olmak durumundadır.
Bu ilkelerden sapılması, sistemi otoriter bir polis devleti
yapar. Günümüzde yargı bürokrasisi içinde yer alanların bile
yargının bağımsız olmadığını, hatta Adalet Bakanının aynı
açıklamalarda bulunması yargının çıkmaz içinde olduğunu ve
yargısal problemlerin çözümü için yargı dışındaki yollarda
(mafya gibi) aranmaktadır. Bu da Adalet sisteminin acilen
reforma ihtiyacı olduğunu göstermektedir.

|
| [..::
DEMOKRASİ VE MEDYA ..::]
Dünyanın son dörtyüz yılına damgasını vuran modernite, sadece
bir teknik/teknolojik sıçrama dönemi, ya da relativist zihniyetin
tüm anlam dünyalarına nüfuz edip egemenliğini ilan ettiği
bir süreç olmamıştır. Bu tür gelişmelerle birlikte, modernite
yeni bir kurumsal yapı yarattı ve 'Medya' diye adlandırdığımız
geniş çerçeveli bir iletişim platformunu bu yapının vazgeçilmez
unsuru haline getirdi. Liberal teorinin ekonomi alanında piyasa
mekanizmasından beklediği görevin bir benzerini, medya da
sosyolojik düzlemde yapacaktı. Birbirinden kopuk ve habersiz
yaşayan bireylerin olan bitenin farkına varacağı bir bilgilendirme
işlevi sayesinde; medya hem toplumun aynası, hem de toplumun
ortaklaşa kullandığı bir kamu sahası oldu.
Ne var ki bu kamu sahası her isteyenin dahil olabildiği bir
yapıya sahip değildi. Özel şahısların denetiminde ve ticari
amaçlara sahip olan medya kurumları, bu kamu sahasını ellerinde
tuttular ve bunun karşılığında topluma kendini ve çevresini
tanıma/anlama imkanları sundular. Böylece medya modern demokrasilerin
'dördüncü kuvveti' olarak anılmaya başladı. Çünkü toplumu
anlamaya çalışmak aynı zamanda toplumun sesi olmayı da getirdi.
Medya siyasal partiler dışında toplumun dolaylı ancak sürekli
bir temsilcisi olarak ortaya çıktı ve gücünü bu işlevinden
aldı. Dolayısıyla siyasi alanda medyadan beklenen işlev, toplumu
siyasal aktörlerin eylemlerinden haberdar etmenin yanında,
esas olarak toplumsal talepleri siyasal alana yansıtabilecek
bir baskı aracı olmasıydı. Diğer bir deyişle medya için asıl
olan devlet karşısında toplumun, siyasi olanın karşısında
toplumsal olanın sesi olmalıydı.
Medyaya biçilen bu konum bugün Batıda bile tehdit altındadır.
Piyasadaki tekelleşme eğilimi ve devletin bir çıkar kaynağı
olabilmesi medya aktörlerinin devletle içiçe bağlar oluşturmalarına
ve topluma manipülatif bir biçimde yaklaşmalarına yol açmaktadır.
Ne var ki bazı Batı toplumlarının sahip olduğu demokratik
gelenek, medyanın da üzerinde bir sivil toplum denetimi sağlayabilmekte
ve otokontrol mekanizmasının oluşmasına neden olmaktadır.
Demokratik geleneğin son derece zayıf, devletin ise geleneksel
olarak güçlü olduğu toplumlarda ise, medya devlet-toplum dengesini
daha tutturamamaktadır. Bu nedenle örneğin Türkiye'de medya
devletin tercih ve taleplerinin çizmekte olduğu çerçeve içinde
işlev görmektedir. Siyasi partilerle birlikte, devletle toplum
arasındaki esnek ve kırılgan alanı dolduran iki aktörden biri
olan medya, devletle ilişkisinde giderek artan bir bağımlılık
yaşamaktadır. Bu bağımlılık parasal nedenlerle olduğu gibi,
devletin siyasi manipülasyonun da sonucudur. Tarihten gelen
alışkanlıkla Türkiye'de yönetim medyaya da siyasi partilere
olan bakışına benzer bir yaklaşım içindedir. Devlet için bu
kurumlar toplumun yönlendirilme ve denetlenme araçları olarak
görülmektedir. Bu işlevin karşılığının, medya kurumlarına
iktisadi ve siyasi olarak süreklilik sağladığı düşünüldüğünde;
devlet bağımlılığının arzu edilen bir unsur olduğu ortaya
çıkar. Çünkü devlet mantığa uyum, medya aktörlerine kendi
alanlarında tekelleşme şansı vermektedir.
Öte yandan devletin içe kapandığı, diğer bir deyişle karar
mekanizmalarının toplumun nüfuz etmediği alanlara kaydığı
bir sistemde; bu kez medyanın göreli bir özerklik alanı doğmaktadır.
Çünkü şimdi medya tam da devletin zayıf kaldığı noktada güçlüdür;
ve bu gücünü çok çeşitli şekillerde kullanabilir. Medya istediği
an ve istediği alanda toplumsal kesimlerle sıcak bağlar kurmaya
yönelebilir ve devlet sistematiği üzerinde olumlu ya da olumsuz
kanaatlere neden olabilir.
Medyanın bu taşıyıcı gücü ve bizatihi kendinden hareketle
manipülatif olma yeteneği, konjonktürel bir güç dengesi yaratmaktadır.
Kendini ideolojik bir çatışmanın tarafı olarak görmediğini
ve topluma 'anlama' çabasıyla bakabildiği dönemlerde; medyanın
göreli gücü artmakta ve 'dördüncü kuvvet' olma özelliğini
ortaya çıkarmaktadır. Ancak medya ideolojik çatışma eksenlerine
çekildiği ve hele bu eksenlerin bir ucunda devlet ideolojisinin
olduğu süreçlerde; medya aktörleri bağımsız davranışı çok
tehlikeli bulmaktadırlar. Çünkü resmi söylemin dışına taşan
adımlar devletin husumetini çekebilecek; ve gelecek maddi/manevi
baskıyla, o medya kurumunun medya dünyasındaki konumu sarsılacaktır.
Ayrıca toplumsal çatışmanın beslenmesi medyayı işlevsel hale
getirmekte, siyasi tırmanma atmosferi sansasyonel çıkışların
yolunu açmaktadır. Nihayet tüm projektörlerin kısır bir çatışmaya
endekslenmesi, medyanın işini büyük ölçüde kolaylaştırmaktadır.
Medya basmakalıp bir habercilik ve taraf tutmayla belirli
toplumsal kesimler üzerinde tekel kurmaya ve toplumu kendi
arasında 'bölüşerek' pazar payını garanti etmiş olmaktadıır.
Dolayısıyla devletin taraf olduğu toplumsal gerilimlerde devlete
yanaşma doğal bir refleks olarak gözükmektedir. Ne var ki
bu eğilime girdiği oranda, medyanın da toplumsal bağı kopmakta
çünkü toplum klişeler içinde algılanmaktadır. Devlet/toplum
bağının kendini yeniden üretebilen asgari bir düzeyin üzerinde
kalması halinde, yani siyasi partilerin kendi işlevlerini
yerine getirebildiği durumlarda bu bir sorun yaratmayabilir,
çünkü medyanın işlevi ikincil kalabilir. Ancak bugün Türkiye'de
birbirinden farklı iki eğilim birlikte davranarak medyanın
toplumsal bağını büyük ölçüde yıpratmıştır.
Birincisi 'postmodern' dönemin bir özelliği olarak tüm dünyada
devlet/toplum bağının sahip olması gereken asgari düzey yükselmektedir.
Diğer bir deyişle şimdi insanlar daha şeffaf bir devlet, katılma
daha açık karar mekanizmaları talep etmektedir. Bu nedenle
ulus- devletlerin meşruiyetleri toplumlarıyla daha açık ve
derin bir ilişki sistemi yaratabilmelerine bağlı olmaktadır.
Böyle bir ortamda medyanın toplumu temsil etme işlevi hayati
hale gelebilir çünkü devlet mekanizması yeterince esnek olmayabilir.
Bu evrensel eğilimin üstüne Türkiye'de devlet ayrıca bir ideolojik
sıkışma yaratmakta ve medyayı da kendisine doğru çekmektedir.
Kendini otoriter bir laiklik ve milliyetçilik anlayışı üzerinde
temellendirmiş olan devletin son yıllarda defi edilmesi bir
içe kapanmaya yol açmıştır. Devlet giderek toplumsal meselelerin
bir tarafı haline gelmiş ve toplumun bazı kesimlerini karşısına
alan bir siyaset empoze etmeye başlamıştır. Bu durum medya
üzerinde de bağlayıcı bir etkiye sahiptir, çünkü medya kendi
hareket alanının referansı olarak toplumu değil devleti kullanmaktadır.
Böylece medyadan beklenen toplumsal temsil işlevinin artmakta
olduğu bir dönemde medya tam aksi yöne giderek kendini bloke
etmiştir. 'Merkez' partilerin erime süreci aynen medyaya da
yansımakta; ve bu belirsiz pozisyonun taşıyıcısı olan medya
aktörleri de aynı hızla erimektedir. İşin vahim tarafı "büyük"
medya diye tabir edilen bu kesimler kendi açmazını daha da
ağırlaştıran bir kısır döngüye sokmuştur. Temsil yeteneğini
ve toplum için bir ayna olma işlevini gün be gün kaybeden
bu kurumlar, çare olarak kendilerini ticari olarak ayakta
tutacağını düşündükleri bir promosyon gayreti içine girmişlerdir.
Bu gayret kısa zamanda bir medya savaşına dönüşürken promosyonun
getirdiği kazancın çapı medyanın asli işlevini daha da arka
plana itmiştir. Öte yandan buna paralel olarak, siyasi pozisyon
açısından da büyük medya devletin resmi. ideolojisinin çevresinde
yer almayı yeğlemiş ve devletin içe kapanma sürecini paylaşmıştır.
Kısa vadeli ticari bakışla siyasi bağımlılığın bir araya gelmesi
medyanın araçsallaşmasını ifade eder. Şimdi medya hem siyasi
aktörlerin elinde bir araçtır, hem de kendi gözünde. Nesnel
pozisyonunu kaybeden medya kurumları toplumsal vicdanı temsil
etmekten uzaklaşırlar; toplumu anlamaya değil, kendi dar kalıpları
çerçevesinde toplumu etkilemeye soyunurlar. Ülkemizde de yaşanmakta
olan bu süreç bir kısır döngü yaratmaktadır. Çünkü manipülatif
siyaset medyanın toplumdan daha da uzaklaşmasına ve kendini
tıkayan özelliklerin pekişmesine yol açmaktadır. Bu durumdan
çıkış nasıl olabilir? Sorunun bütünselliği dikkate alındığında,
medyanın kendini düzeltme süreci ile siyasal partilerde olası
bir değişim sürecinin birbirine bağlı olacağı ve birbirini
besleyeceği gözükmektedir. Siyasetin bu denli önemsendiği
ve medyayı çerçevelediği bir ülkede, çözüm de siyasi parti
yapılanmasındaki değişikliklere paralel olacaktır. Diğer bir
deyişle, eğer laik kesimden temsil yeteneği olan bir parti
doğarsa veya var olan partilerden birinde bu yönde bir değişim
gerçekleşirse; medyanın bir açılım yaşaması son derece kolaylaşabilir.
Laik kesimde temsil yeteneği ister istemez farklı bir laiklik
anlayışını ve dolayısıyla demokrat bir adımı ifade eder.
Ancak siyasi alanda bu tür bir gelişme olmasa bile, medyada
bir kendini yenileme mümkündür. Bu yenilemenin üç unsurundan
söz edilebilir; 1) Maddi ve manevi olarak, sistemin yarattığı
bağlayıcı koşullardan mümkün olduğunca özerk kalabilmek; 2)
Farklı bir pozisyonu samimi ve inandırıcı bir biçimde savunabilecek
ölçüde entellektüel güç; 3) Savunmacı ve manipülatif olmayan,
aksine eleştirel ve yapıcı bir yayıncılık çizgisi. Eğer böyle
bir tavır birden fazla medya aktöründen kaynaklanabilirse,
ihtiyaç duyulan açılım daha rahat yaşanabilir. Çünkü medyanın
siyasete karşı kalıcı olarak özgürleşmesi, ancak birden fazla
kuruluşun kendi kimliksel tavırlarını aşan bir ortak 'siyasi'
tavır üretmeleri ile mümkün olabilir.

|
| [..::
DEMOKRASİ VE SENDİKALAR ..::]
Sendikalar demokratik oldukları kadar, aynı zamanda demokrasinin
ürünü kuruluşlardır da. Demokrasilerin gelişebilmeleri ve
faaliyet gösterebilmeleri demokratik bir ortamın varlığına
bağlıdır. Bu ortamda demokrasiden sapmalar söz konusuysa bundan
en ilk etkilenen ve en çok etkilenen kurumların başında sendikalar
gelmektedir.
Bu durumu Türkiye açısından incelediğimizde, demokrasi ile
sendikal faaliyet arasında birebir bir ilişki, doğrusal bir
ilişki, paralel bir ilişki olduğunu görürüz. Sendikal hareket,
demokratikleşmedeki iniş ve çıkışlara paralel bir gelişme
göstermiştir. Ortam demokratikleştiği zaman sendikal faaliyet
gelişmiş, yaygınlaşmış ve hızlanmış, demokratik süreç kesintiye
uğradığı zaman da üzerine gidilen, susturulan kurumların başında
sendikalar yer almıştır.
1908'de II. Abdülhamit tarafından ilan edilen II. Meşrutiyet'te
Anayasa cemiyet kurma hakkını tanıyordu. Böylece sendikaların
kurulabilmesi için gerekli olan hukuksal altyapı hazırlanmıştı.
Ancak 1909 tarihli İçtimaat-ı Umumiye Kanunu da bunu destekleyen
bir diğer düzenlemeydi.
Türkiye Cumhuriyeti, Tatil-i Eşgal'e rağmen varlığını sürdürebilmiş
az sayıda sendikayı devralmıştı. Bunlar İstanbul Amele Birliği
ve daha sonra da 1924'te Türkiye Amele Birliği çatısı altında
örgütlenmişlerdi.
1925 yılında Doğu Anadolu'da başlayan bir isyan sebebiyle
çıkarılan Takrir-i Sükun Kanunu, Türkiye Cumhuriyeti içindeki
bütün demokratik unsurları ortadan kaldıracak bir şekilde
tek parti iktidarı tarafından kullanılmıştır. Doğaldır ki
muhalif siyasi partilerin, gazetelerin ve kişilerin susturulduğu
bir dönemde sendikaların, bundan nasibini almaması düşünülemezdi.
Böylece ilk anti-demokratik sapmada, sendikalar bundan çok
fazla mağdur olmuş ve yeniden demokratikleşmenin başlayacağı
1945 sonrası döneme kadar sendikal hareket dondurulmuştur.
Bu aradaki dönemde çıkarılacak olan 1936 tarihli İş Kanununda
grevler yasaklanmış, 1938 tarihli Cemiyetler Kanununda da
"sınıf esasına müstenit" cemiyetlerin kurulması
yasaklanmış, böylece sendikalar üzerindeki yasaklama çok daha
katılaştırılmıştır.
İkinci Dünya Savaşından sonra Batı'ya yakınlaşan Türkiye'de
birçok faktörün etkisi altında demokrasi yönünde yumuşamalar
gözlenmeye başlamıştır. Bu olumlu havadan sendikal hareket
de olumlu etkilenecektir. 1946 yılında Cemiyetler kanununda
yapılan bir değişiklikle sınıf esasına müstenit cemiyetlerin
kurulması yasağı kaldırılıyor; böylece sendikacılığa kapı
açılmış oluyordu. Bu değişikliğin akabinde hemen sendikalar
kurulmaya başlayacaktır.
Ama bu yıl içinde CHP'nin en muhafazakar isimlerinden olan
Recep Peker hükümeti kuracak ve yine çok katı bir yönetime
geçilecektir. Sendikal hareket hemen bu tavır değişikliğinden
etkilenecektir.
Bir yıl sonra 1947 Sendikalar Kanunu kabul edilecek ve böylece
sendikalar özel bir kanunla düzenlenmiş olacaklardır. Bu kanunla
sendikalara toplu pazarlık yetkisi verilecek fakat henüz grev
hakkı verilmeyecektir.
Daha sonra DP döneminde sendikal hareket, grev hakkı olmamasına
rağmen hızla gelişecektir. 1957'lerde DP iktidarının sertleşmeye
başlamasının olumsuz etkileri de hemen sendikalara yansıyacaktır.
Bu dönemden sonra bazı "birlik" kapatılacaktır.
Geniş özgürlüklere yer veren 1961 Anayasası ve buna bağlı
olarak kabul edilen 274 sayılı Sendikalar Kanunu ve 275 sayılı
Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu ile Sendikal faaliyete
de geniş özgürlükler getirilmiştir.
Bu yeni düzenlemelerle hem işçilere hem de memurlara sendika
kurma hakkı verilmiş, işçi sendikalarına toplu pazarlık ve
grev hakkı tanınmıştır. Böylece sendikal faaliyetin önündeki
anti-demokratik engeller kaldırılmış ve sendikal faaliyet
hızla gelişerek, 60 yılda aldığı mesafeden çok daha fazlasını
birkaç yıl içinde katetmiştir.
1961 Anayasası ile gelen bu özgürlük ortamı 12 Mart 1971 Askeri
Muhturasıyla kesintiye uğrayacaktır. Bu dönemde, 1961 Anayasası
ile verilmiş özgürlüklerin bir kısmı ortadan kaldırılacak
ve tabi ki sendikalar da bu anti-demokratik sapmadan olumsuz
etkileneceklerdir. 12 Mart Döneminde yapılan anayasal değişikleriyle
Sendikal özgürlükler kısıtlanmış ve memurların sendika kurma
hakkı kaldırılmıştır.
12 Mart gibi, 12 Eylül 1980 Askeri Darbesinden en çok etkilenen
kurumların başında da sendikalar gelmektedir. Bu müdahaleyle
birlikte birçok sendika ve sendikal üst kuruluş kapatılmış
ve sivil yönetime geçinceye kadar sendikaların grev hakkı
ellerinden alınmıştır. Askeri darbe döneminin eseri olan 1982
Anayasası ve 2821 ve 2822 nolu sendikal faaliyeti düzenleyen
yasalar da darbenin izlerini taşımaktadır. Bu yeni hukuksal
düzenlemeler 1961 sisteminin çok gerisinde kalmıştır. Ve kabul
edildikleri günden bu yana yapılan tadillere rağmen hala bu
düzenlemelerdeki anti-demokratik ögeler giderilebilmiş değildir.
Sonuç olarak söylemek gerekirse; demokrasi sendikal faaliyetin
"olmazsa olmaz" şartıdır. 12 Eylül döneminde yaşanan
bir anti-demokratik sapmanın izleri ve etkileri aradan 20
yılı aşkın bir süre geçmesine rağmen hala devam etmektedir.
Bu nedenle sendikaların demokrasiye dört elle sarılmaları
ve onu korumak uğrunda, gerekirse mücadele etmeleri gerekmektedir.
Aksi takdirde bundan en fazla etkilenecek olacak kuruluş yine
sendikalardır.

|
| [..::
ÖNCE DEMOKRASİ..::]
Türkiye'nin çok partili siyasal rejime resmen geçtiği
1945'den bugüne sınav veren demokrasisi; ne içte, ne de dışta
yeterince olumlu puan toplayamamış, gün geçtikçe artan eleştirilere
hedef olmuştur. Demokratik kurumlara sahip olmak anlamında
bir mücadele yaşamayan Türk toplumunun bu kurumların yerleştirilmesinde
de yeterince mücadeleci olmadığı bir gerçektir. Kurumlara
sahip çıkma ve bunları işletme anlamında bir mücadele olmadığı
gibi, oluşturulan demokratikleşme bilinci, demokrasinin var
olması adına değil, yok olmaması adına kararlı bir mücadeleyi
yürütecek düzeye ulaştırılabilmiştir. Bugün Türk demokrasisi
kurumsallaşmayan ancak tüm noksanlıklarına karşın varlığının
yararını kabul ettiren görünümünü, sağduyusu bilinç düzeyinden
daha yüksek bir toplumun duyarlılığına borçludur.
Batılılaşma ve Batı ile ilişkiler de aynı duyarlılık içinde
şekillenmektedir. İlkeli ve kararlı bir ağırlığı olan bilinçlilikle
hareket edilmemektedir. Batı Türk demokrasinin açıklarını
kendi çıkarları çerçevesinde çok iyi değerlendirirken, Türkiye'nin
sürekli açık vermesi bilinçli bir politikanın çıktısı olmasa
gerek. Türkiye'nin Batılılaşma yolunda en büyük engeli esasen
kendisidir. Türkiye kendi kendisini aşabilirse, Batı'ya rağmen
Batılılaşabilecektir.
Dünyada özellikle son on yıl içinde önemli ve hızlı değişimlerin
yaşanması ve demokrasinin yeniden canlanması, Türkiye'nin
demokratikleşme ivmesini arttıracak yönde motive etmesi gerekirken,
Türkiye bu oluşumu kavrayamadığı gibi, demokrasisinin açıklarını
daha çok sergileyen tutumlar içine girmiştir. Öylesine ki,
kendi yaşlı kıtasının ortasındaki soykırımı her zamanki çifte
standartlı yaklaşımı ile görmezlikten gelen Avrupa, Türkiye'nin
kendi içinde yer alma istekliliğini çok iyi değerlendirerek,
kurduğu insan hakları bariyerini sağlamlaştırma olanağı bulmuştur.
Türkiye'nin demokratikleşme sorunu acil ve köklü çözümler
beklemektedir. Demokrasi özürlü Anayasası başta olmak üzere.
Siyasal partiler Yasası, Seçim Yasası gibi siyasal belgelerde;
dozajı giderek artan insan hakları ihlallerinde; günden güne
işlevsizleşen yargı sisteminde; demokrasiyi yaygınlaştıracak
yerde otoriterliği besleyen eğitim sisteminde; yolsuzlukların
ve keyfiliğin artık gizlenemediği kamu yönetiminde iyileştirme
değil, köklü dönüşümlere gereksimin vardı. Böyle bir değişim,
kısa vadeli istikrar önlemleri ile yamalı bohçaya dönen ekonominin
rayına oturması için de gereklidir.
Türkiye artık değişimi yakalamalıdır. Fakat önce değişimin
mantığını değiştirerek. Demokrasi kısır çıkar çatışmalarının
temsilcisi olan siyasal seçkinlerin tekelinden kurtarılıp
topluma maledilmedikçe toplumsal kurum ve kuruluşlar güçlendirilmedikçe
"değişim" toplumsal gelişimin harcı değil, afyonu
olmaya devam edecek, toplum üstü formüllerin cılız ürünü seçkinci
demokrasinin simgeselliği yönetselliğine üstünlüğünü koruyacaktır.
Türkiye'nin demokratikleşme çerçevesinde biçimlendirilmeye
çalışılan modernleşme süreci, henüz toplumu çözecek bir düzeye
ulaşmış değildir. Geleneksel-otoriter eğilimler, modern- katılımcı
unsurların güçlenmesini engelledikleri gibi, bu unsurların
kılıfı içinde daha etkin roller üstlenebilmektedirler.
Sosyal güçleri dışlayan, çoğulculuğu geliştirecek unsurları
sınırlandıran, kısıtlayan; yasacı, yasakçı anlayış terkedilmekdikçe,
modern-katılımcı unsurlar kılıf olmaktan kurtulamayacaklar
ve öz kazanmadıkça da toplumu çözemeyeceklerdir. Tüm bunlar,
Türkiye'de modernleşme sürecinin tamamlanamayışı ve demokratikleşmedeki
tıkanıklığın genel çerçevesidir. Bu çerçevenin içinde ayrı
ayrı çözüm bekleyen sorunların esasen bir diğerinden fazla
bağımsız değildir.
Türkiye'de demokrasinin kesintili bir süreç izleyerek sancılı
bir şekilde, kesintilere rağmen sürdürülebilmesi, toplumun
bu doğrultudaki eğiliminin baskın olmasından kaynaklanmaktadır.
Demokratik eğilimin daha güçlendirilmesi, toplumdaki kurum
ve kuruluşların kendi içlerinde demokratik işlerliğe kavuşmaları
ve çoğulculuğun ifadelendirildiği ortamın uzlaşmacı yönünün
ağır basmasına bağlıdır. Oysa bugüne dek Türkiye'de hep çatışmacı
yön ağırlıklı olmuştur.
Çoğulculuk, farklı görüşlerin hoşgörü içinde ifade edilerek
tartışıldığı ve bir uzlaşma zemini bulunmaya çalışıldığı uyuşmacı
bir düzenin içinde rejimi istikrara götürürken; gelişmemiş
bir sosyo-ekonomik yapı ve çatışmacı kültürde, toplumun tüm
kesitlerinin görüşlerinin ifade edilmesini engelleyen bir
görünümde, toplumu ve rejimi zayıflatırken, toplumun değerler
sistemi içinde en yaygın ve zayıf yönünü en iyi kullanabilen
güçlerin egemenliğine hizmet etmektedir. Türkiye gerçeğinde
bu yön ağır basmaktadır. Çoğulculuk o çok sözü geçen, Türkiye'de
gerçek ifadesini bir türlü bulamamış demokrasinin temel özelliklerinden
biridir. Demokrasi gerçek ifadesini buluncaya değin, rejimin
istikrarlı bir çizgiye oturtulamayacağı bir gerçektir.
Hemen herkesin demokrat olduğu, her şeyin kılıfına uydurulmaya
çalışıldığı ortamda, farklı standartlara dayanan demokrasi
anlayışlarının ortak paydası nihai aşamada, toplumun temel,
ancak kamufle edilmiş eğilimi otoriterliğin meşrulaştırılması
şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Diğer bir deyişle, kurumlarda
eski geleneklerin sürdürülmesinde bir sebatkarlık, demokrasinin
bir ideoloji olarak benimsenmesi konusunda sağduyusal bir
isteklilik söz konusudur. Türkiye demokrasinin teme kurumlarını
gerçek işlevlerine uygun şekilde yapılandıramayıp, toplumu
itecek bir dinamizm kazandıramadıkça demokratikleşemeyecek;
buna bağlı olarak eski sorunlara yenilerinin eklenmesi kaçınılmaz
olacaktır.
Demokrasi bir ideoloji olmanın ötesinde bir yaşam biçimidir
de, bu biçimi ile ülkenin tüm kurumlarında ve tüm ilişkilerde
yer edinemediği sürece, farklı standartlara dayalı anlayışı
ve uygulamaların hepsine demokrasi elbisesi giydirilmeye ve
Batı'nın kötü bir taklitçisi olmaya devam edilecektir.

|
|