| |

| [..::
TOPLU İŞ SÖZLEŞMESİ ..::]
Toplu iş sözleşmesi işçi sendikası ile işveren ya da işveren
sendikası arasında tarafların iradesini ortaya koyan bir akittir.
Başlangıçta toplu iş sözleşmeleri ücret ve iş süresi gibi
şartlardan doğan uyuşmazlıkların çözümlenmesi amacıyla yapılmaktaydı.
Ancak sonraları çalışma şartlarının tamamı toplu iş sözleşmelerinin
muhtevasına dahil edilmişlerdir.
Toplu iş sözleşmeleri başlangıçta işçi yararına olarak ortaya
çıkmıştır. Ancak zamanla bu yapı değişmiştir. Zamanımızda
iler Avrupa ülkelerinde de kabul edildiği gibi toplu iş sözleşmeler
sadece işçi yararına değildir. Ancak Avrupa ülkelerinin bu
noktaya gelmelerinin sebebi toplu iş sözleşmelerinin oralarda
bizdeki gibi bir reform şeklinde ortaya çıkmayıp, normal sosyal
ve iktisadi gelişmeler sonucu doğması olduğu ifade edilmektedir.
Toplu iş sözleşmesinin çalışma şartlarını belirleyerek işçilerin
haklarını teminat altına alma fonksiyonunun yanısıra işverenler
arasında eşit olmayan mükellefiyetleri eşitleyerek haksız
rekabeti önleme fonksiyonu da vardır. Özellikle ileride etraflıca
incelenecek teşmil müessesesiyle işkolu itibariyle toplu iş
sözleşmelerinin uygulanma alanı genişletilerek işkolundaki
işletmeler arasında haksız rekabetin ortadan kaldırılması
mümkün olabilmektedir.
Toplu iş sözleşmelerinin ekonomik eşitliği sağlama yanında,
işçi ve işveren arasında işbirliğini sağlama gibi bir fonksiyonu
da vardır. Ayrıca devlet düzeni bakımından da toplu iş sözleşmelerinin
faydasına inanılmaktadır. Toplu iş sözleşmesi bu özellikleri
itibariyle endüstri ilişkilerinin demokratikleşmesinde de
vazgeçilmez bir unsur olmaktadır. Toplu iş sözleşmesi sistemi
(yazarın ifadesiyle toplu pazarlık) iş şartlarının belirlenmesinde
çalışanları söz sahibi aktörler haline getirirken, pazarlığın
gerginliğinden doğan bir uyuşmazlığı da beraberinde getirdiği
ifade edilebilirse de bu görüntü aldatıcıdır. Çünkü endüstri
ilişkilerinde uyuşmazlık her zaman olumsuzluk olarak nitelenmemelidir.
Sistem kendi içerisinde uyuşmazlıkların çözüm yolunu da bazı
mekanizmalar bağlamıştır.
Çalışma ilişkilerinde işçi ve işveren kesiminin karşılıklı
eşit ya da eşit olmayan şartlarda (zamanımızdaki toplu iş
sözleşmesi anlayışına göre) toplu iş sözleşmesi yapmalarının
tarihi gelişimi pek eski sayılmaz. 19. yüzyılda Avrupa'da
başlayan ekonomik ve sosyal gelişme toplu sözleşme sistemine
de kaynak teşkil eden olaylar manzumesidir. Özellikle işçiler
için koalisyon hürriyetinin tanınmasıyla birlikte toplu iş
sözleşmelerinin önemi daha da artmıştır. Sendikal hürriyetlerin
gelişim ile toplu iş sözleşmelerinin gelişimi arasında doğrudan
bir ilişki gözlenmektedir.
Tarihi değeri olan birkaç toplu iş sözleşmesini bir kenara
bırakacak olursak önemli ilk toplu iş sözleşmelerinin 19.
yüzyılın ilk yarısında yapılmaya başlanıldığı görülecektir.
19. yüzyılın ilk yarısında koalisyon hürriyetinin hukuken
garanti altına alındığı ilk ülke de İngiltere'dir (1824).
Sendikaların statülerine kavuştuğu bu ilk Sendikalar Kanunu
ile sendikaların çalışma şartlarını iyileştirmesi ve sendika
kurmanın cezai hükümlerinin kaldırılması sağlanmakta idi.
Toplu iş sözleşmesi yapma hakkı genel olarak çalışan ve çalıştıranlara
tanınmış bir haktır. ancak devlet sisteminin, ideolojisinin
farklılığından ya da siyasal iktidarların tutumundan ötürü
toplu iş sözleşmesi hakkından faydalanmanın sınırları ülkelerden
ülkelere farklı ölçüde belirlenmiş olabilir. Bu hakkın sınırları
bazen daraltılmış, bazen de genişletilmiştir. Ülkelerden ülkelere
farklı toplu iş sözleşmesi ve diğer çalışma mevzuatı düzenlemelerinin
oluşması uluslararası ölçüde organizasyonların ve normların
ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Başta dünya çapında faaliyette
bulunan Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) olmak üzere bölgesel
seviyede örgütlenmiş birçok organizasyon bu farklılıkların
giderilmesine hizmet etmektedirler.

|
| [..::
MOTİVASYON..::]
İnsan davranışını istenilen doğrultuya yönlendiren, belli
bir amaç için harekete geçiren güçler motivasyon olarak tanımlanmaktadır.
Motivasyonla amaçlanan;
o Çalışanların örgütte kalmalarının,
o Yaratıcı gizli güçlerini kullanmalarının,
o İşbaşarımlarını artırmalarının sağlanmasıdır.
Birey açısından motivasyon, bireyin kişisel gereksinimlerinin
doyurulmasından, bireyin kendini gerçekleştirmesine kadar
birçok evreyi kapsar. Örgütsel açıdan ise motivasyon, örgüt
üyelerinin çalışmaya başlamalarını, çalışmayı sürdürmelerini
ve görevlerini istek ve çoşkuyla yerine getirmelerini sağlayan
düzenlemelerin tümü anlamını taşır. Böylece motivasyon; davranışın
başlatılması, davranışın sürdürülmesi ve davranışın istenilen
yöne yönlendirilmesi olmak üzere üç öğeden oluşur.
ÇALIŞANLARIN İŞBAŞARIMI NASIL ARTIRILABİLİR?
Çalışanların, görevlerini örgütsel amaçlar doğrultusunda istekle
yerine getirmelerini sağlayacak bir çalışma ortamının oluşturulması
olarak tanımlayabileceğimiz "motivasyon yönetimi"
yönetimin asal işlevlerinden biri. Belki de en önemlisidir.
Çalışanların gereksinimlerini, istek ve beklentilerini yanıtlayan
bir çalışma ortamı, bir yandan onların doyum düzeylerini artırırken
öte yandan işbaşarımlarını da yükseltecektir.
Çalışanların işbaşarımını belirleyen iki temel etmenden söz
edilebilir: Yetenek ve motivasyon düzeyi.
İşbaşarımı = Yetenek x Motivasyon
Bir kişinin üstesinden gelebileceği iş ile ortaya koyduğu
iş her zaman aynı düzeyde olmayabilir. Kişinin üstesinden
gelebileceği işi, yeteneklerinin kapasitesi belirler. Ortaya
koyduğu işi ise motivasyon düzeyi belirler. Ortaya konan işin,
üstesinden gelinebilecek işe eşit olabilmesi için, kişinin
yeteneklerini kullanmaya istekli olması, diğer bir deyişle
çalışma ve başarma arzusunun olması gerekir. Bunun için de
çalışanların, motive edilmesi gerekir. Yukarıdaki bağıntıya
göre, çalışanların, tüm yeteneklerini kullanmaları için, motivasyon
yoğunluğu "1" olmalıdır.
Motivasyon düzeyi 1'den aşağı düştükçe kişi yeteneklerinin
giderek daha az kullanacak, motivasyon düzeyi "0"
olduğunda, kişi örgüte yeteneklerinden hiçbir şey vermeyecektir.
Kuşkusuz motivasyon düzeyinin "0" veya "1"
olması uygulamada pek rastlanmayan bir durumdur. "0"
veya "1" değerleri kurumsal değerlerdir. Çalışanlar
bu iki uç nokta arasında bir yerde bulunurlar. Motivasyon
yönetiminin amacı, diğer bir söyleyişle yöneticinin görevi,
çalışanlarını olanaklı olduğunca "1"e doğru çekmektir.
Görülüyor ki, en az yetenekler kadar motivasyon düzeyi de
işbaşarımında etkili olmaktadır. Yeteneksiz bir kişinin başarısız
olması ne kadar doğalsa, yetenekli, ancak motivasyon düzeyi
düşük kişinin de başarısız olması o denli kaçınılmazdır. O
halde, çalışanların yeteneklerini örgüt amaçları doğrultusunda
tam olarak kullanmalarını sağlamak için, çalışanları motive
etmek gerekir. Çalışanları motive etmek için, kuruluşlarda
motive edici, diğer bir deyişle özendirici ilke ve uygulamaların
yerleştirilmesi gerekir.
İnsan davranışlarını istenilen doğrultuya yönlendiren, belli
bir amaç için harekete geçiren güçlerin yönetimi olarak da
tanımlayabileceğimiz motivasyon yönetimi, güç bir süreçtir.
Ayrımlı güdü yapısına sahip, ayrımlı gereksinimleri olan kişileri
örgüt amaçlarına doğru yönlendirmek, kolay bir süreç değildir.
Unutmamak gerekir ki her davranışın arkasında bir gereksinim,
önünde ise bir amaç vardır. insan davranışlarını örgütsel
amaçlar doğrultusuna yönlendirebilmek, diğer bir anlatımla
örgütsel amaçlarla bireysel amaçları yakınlaştırabilmek için,
davranışın ardındaki gereksinimi ve yönlendiği amacı doğru
algılamak gerekir. Bunun için de yöneticinin, uzun ve zahmetli
bir süreç olan, çalışanlarını tanıma sürecini önemsemesi gerekir.
Çalışanlarını motive edebilen, çalışanlarının nasıl bir ortamda,
ne zaman ve hangi özendirme araçlarıyla güdülenebileceği konusunda
yeterli bilgi ve deneyimi olan bir yöneticinin başarı şansını
yakalayacağını söylemek yanlış olmayacaktır.

|
| [..::
ERGONOMİ ..::]
Ergonomi, insanın biyolojik, psikolojik özelliklerini göz
önünde bulundurarak İNSAN - MAKİNE - ÇEVRE uyumunun doğal
ve teknolojik kurallarını araştıran, disiplinlerarası araştırma,
geliştirme çalışmaları topluluğu olarak tanımlanabilir.
Ergonomi "iş yasası" anlamına gelen Yunanca bir
sözcük. "Ergon = iş, çalışma", "Nomos = yasa"
anlamına gelen Yunanca sözcüklerin birleştirilmesiyle "Ergonomi"
sözcüğü elde edilmiş.
Ergonomi konusundaki çalışmalar ekonomik kökenlidir. Salt
olarak verimliliğin artırılması amaçlanmıştır. İnsanın verimini
artırmak; makine temposuna ayak uydurmasını sağlamak, daha
fazla üretim, daha çok kâr için insan özellikleri ve yetenekleri
üzerinde araştırmalar yapılmış, insanın çalışma sırasındaki
hareketleri en ince ayrıntılarına kadar incelenmiş; insana
bir makine gözüyle bakılmış, bu makineyi daha çok üretim yapacak
duruma getirebilmek için kafa yorulmuştur. Ancak daha sonraları,
insanı bir makine gibi görmenin yanlış olduğu, belli bir sürede
belli bir işi gerçekleştirebileceği ve gücünün üstünde çalışan
insanın yorularak kazalara neden olacağı, insan sağlığı ve
mutluluğu pahasına üretim artışının sağlanamayacağı yolundaki
görüşler ağırlık kazanmış ve ergonomik çalışmalar hümanist
yönde gelişmiştir.
Günümüzde, ergonomik çalışmalarla, ulaşılmak istenen çalışma
ortamını, insana gelebilecek bir takım tehlikelerden ve kazalardan
arındırmanın ötesinde, bu çalışma ortamını, insanın hoşuna
gidecek ve onu mutlu edecek bir ortama dönüştürmektir. İnsanca
çalışma ortamı olarak tanımlayabileceğimiz böyle bir ortamda;
- Araç ve gereçler, insan özelliklerine ve yeteneklerine
göre tasarımlanır,
- Çalışma yöntemleri ve çevre koşulları insana uygun duruma
getirilir,
- Yapılan işin anlamlı, ilginç ve yararlı olarak algılanması
sağlanır,
- Çalışanlara yeteneklerini kullanma ve kendilerini kanıtlama
olanağı verilir,
- Çalışanların kendilerini bir değer olarak görmeleri
sağlanır,
- Böylece iş sisteminin insan üzerinde yarattığı,
- Fizyolojik zorlanma ve
- Psikolojik zorlanma'nın en aza indirilmesine çalışılır.
ERGONOMİNİN AMACI
Ergonominin amacı, çalışanla işi arasında iyi bir uyum sağlayarak,
insanın çalışırken aşırı zorlanmalar yüzünden yıpranmasını
önlemek, öte yandan bu uyum sayesinde işbaşarımını yükseltmektir.
Ergonomi, çalışanla işi arasındaki istenen uyumu gerçekleştirebilmek
için, öncelikle insanı yeteneklerini en iyi kullanabileceği
bir işe yerleştirmeyi amaçlar. Ergonomi, en uygun yerleşimi
sağlayabilmek için de insanı tüm boyutlarıyla inceler.
Ergonomi insanın,
- Özelliklerini
- Yeteneklerini
- Yeteneklerini geliştirme gücünü
Bugünün sınırlarını inceler.
Tüm bu incelemelerin sonucunda insandan istenebilecek görevlerin
çerçevesini belirler.
Ergonomi, iş sistemi içinde insanı incelerken, daha yüksek
işbaşarımına ulaşmayla, çalışan kişiden istenen zorlanma arasında
bir denge kurmayı amaçlar. Zorlanma aşırı artırılmadan, işbaşarımının
yükseleceği ilk kez ergonomik araştırmalarla kanıtlanmıştır.
ERGONOMİNİN KAPSAMI
Ergonominin konusu iş ve insan ilişkileridir. İş ve bunu yapan
arasındaki tüm ilişkiler ergonominin konusuna girer. Ergonomi,
iş ve işi yapan arasındaki tüm ilişkileri incelerken, bu ilişkileri
etkileyen çevresel etmenleri de ele alır. Bir iş yapılırken
çoğunlukla bir araç, genel bir tanımla makine kullanıldığından
"iş" yerine "makine" demek yanlış olmayacaktır.
O halde ergonominin konusu İNSAN - MAKİNE - ÇEVRE ilişkileridir
diyebiliriz.
Ergonomi, insan çalışmasında iki ölçüt gözetir:
- İnsansal Ölçüt
İnsandan beklenen işin onun yeteneklerinin sınırları içinde
olması
- Ekonomik Ölçüt
İnsan yeteneklerinden en uygun düzeyde yararlanma
Bu iki ölçüt, ergonomik çalışmaların yönünü ve içeriğini belirler.
Oturduğunuz sandalyenin rahat olması için yüksekliği ne kadar
olmalıdır? Çalıştığınız yerin havası sizi rahatsız edecek
kadar sıcak ya da nemli midir? İşyerindeki gürültü düzeyi
çalışanların sağlığını bozacak düzeyde midir? Yorgunluğun
en az düzeyde olması için dinlenme araları nasıl düzenlenmelidir?
İşte ergonomi bilimi bu tür sorunlara çözüm getirmeye çalışmaktadır.
Ergonomi insan - makine - çevre uyumunun başarısını belirleyen
aşağıdaki öğeleri inceler.
- Gösterge ve sinyal düzeninden kullanıcıya gelen bilgilerin
doğruluk ve yeterliliği,
- Kullanıcının duyu organlarının duyarlılığı,
- Kullanıcının bilgi ve beceri düzeyi,
- Makinenin insan boyutlarıyla uyumu,
- Çevresel koşulların uygunluğu.
Ergonomi söz konusu öğeleri incelerken bunlara
etki eden olumsuz etmenleri dışlamaya ve bu öğelerin en uygun
bileşimini bulmaya çalışır. Bunu yaparken de birçok konuyu
ele alır. Bu konuları aşağıdaki gibi dört ana grupta toplamak
olanaklıdır.
- İnsan Özellikleri
- İnsan - Makine İlişkisi
- Çalışma Koşulları
- Çevresel Koşullar
ERGONOMİNİN UYGULANMA ALANLARI
Ergonomi, endüstriyel işyerlerinde, tarım işletmelerinde,
bürolarda, okullarda, hastanelerde, otellerde, evlerde, kısacası
insan çalışmasının olduğu her yerde uygulanabilir.
Ergonomi çalışmaları iki aşamada ele alınabilir. Birinsci
aşamadaki çalışmalar, tasarım aşamasındaki ergonomik çalışmalardır.
Bu aşamada mühendis, fizyolog ve psikolog birlikte çalışarak,
insanın anatomik, fizyolojik ve psikolojik özelliklerine ve
kapasitesine uygun alet ve makineleri tasarımlamaya çalışırlar.
Bu aşamadaki tüm çalışmalar, etken bir insan - makine sisteminin
kurulmasını amaçlamaktadır.
Makineler tasarımlanırken, sistemler kurulurken, işyeri planlanırken,
ergonomik ilkelere göre davranılması son derece yararlıdır.
Makineler tasarımlanırken, işyeri planlanırken, ergonomik
kurallara göre düzenleme ve planlama yapılırsa, diğer bir
deyişle kuruluş aşamasında, ergonomi ilkeleri göz önüne alınırsa,
işin işçiye uyumlandırılarak en yüksek verimliliğe ulaşma
konusu daha kolay, daha ucuz ve daha iyi çözümlenebilir. Bununla
beraber işyeri planlanırken ergonomik kurallara uyulmamış
olunsa bile daha sonar işyeri düzeninde yapılacak ergonomik
değişikliklerle çok şey kazanılabilir.

|
| [..:: İŞ ETÜDÜ..::]
Verimliliği artırmak amacıyla
geliştirilmiş, farklı kapsamda ve çok sayıda teknik vardır.
Araştırma ve geliştirme çalışmaları, daha modern makine ve
donanım yatırımı, yeni modeller geliştirme gibi uzun dönemli
ve fazla masraf gerektiren büyük projelerin yanı sıra, kısa
dönemde sonuç veren çok az ya da hiç masraf gerektirmeyen
çalışmalarla da bu hedeflere ulaşılabilir. Bu çalışmalar içerisinde
İş Etüdü, sürekli olarak ve her teknolojik düzeyde, mevcut
işlemlerin, süreçlerin ve yöntemlerini etkenliğini artırmak
amacıyla kullanılan en önemli tekniklerden birisidir.
İş Etüdü verimlilikle
doğrudan ilişkilidir. Bu nedenle mevcut kaynaklardan sağlanacak
üretimi, fazla bir yatırım gerektirmeksizin artırmak amacıyla
çok yaygın olarak kullanılır.
İş Etüdünün tanımı şu
şekilde yapılabilir:
İş Etüdü, iş sistemlerinin
incelenmesi ve düzenlenmesine ilişkin yöntem ve deneyimlerin,
çalışan kişinin iş yapabilme gücünü ve gereksinimlerini de
göz önünde tutarak, işin iyileştirilmesi ve işletmenin daha
ekonomik çalışmasını sağlamak amacıyla uygulanmasıdır.
İŞ ETÜDÜ TEKNİĞİNİN ÖZELLİKLERİ
- İş Etüdü, mevcut kaynaklardan faydalanarak işi yeniden
düzenler ve bu yolla verimliliği artırır. Dolayısıyla çok
az ya da hiç yatırım gerektirmez.
- İş Etüdü sistematiktir. Etüt edilen işlemi etkileyen faktörlerden
hiç birinin göz ardı edilmemesini ve işlemle ilgili tüm
olayların göz önünde tutulmasını sağlar.
- Etken bir üretim planlama ve kontrolü için temel sayılan
zaman standartlarının saptanmasında bugüne kadar geliştirilmiş
en doğru yoldur.
- Başarılı iş etüdü uygulamaları sonucunda artırımlar hemen
kendini gösterir (Malzemeden, zamandan, çabadan, insan yeteneklerinden
tasarruf sağlanır).
- Her yerde uygulanabilen bir tekniktir (Yalnızca imalat
alanında değil, ofislerde, laboratuarlarda, hizmet üretilen
yerlerde de kullanılır).
- Yönetimin elinde etken bir inceleme aracıdır. İş Sistemi
incelenirken, etkileyen tüm faktörler göz önüne alındığından
yanlış ve kusurlu taraflar rahatça görülebilir.
İŞ ETÜDÜNÜN KAPSAMI İş
Etüdünde temel olan görüş şudur: Bir işin belirli ve o anda
var olan koşullar altında en iyi şekilde yapılmasını sağlayan
bir tek yöntem vardır ve bu yöntem bilimsel bir yaklaşımla saptanabilir.
İş Etüdü bu yaklaşımdan
hareket ederek sorunları bilimsel bir yöntemle ele almakta ve
çözümlemektedir. Önce "iş nasıl yapılıyor?", sonra
"nasıl yapılmalıdır?" konusu incelenmekte, en iyi
yöntem bulunduktan sonra işin bu yöntemle ne kadar zamanda yapılacağı
hesaplanmaktadır. Bu iki aşama Metot Etüdü (İş Düzenleme) ve
İş Ölçümü Tekniği olarak adlandırılmaktadır. İkisi
arasında tanımlama yönünden bir ayırım yapılmasına karşın, uygulamada
böyle bir ayırım olmaması gerekir.
Metot etüdü ve iş ölçümü birbirlerini takip eden iki çalışmadır.

|
| [..:: ENDÜSTRİYEL
İLİŞKİLER ..::]
Endüstriyel ilişkiler,
çalışma hayatında işçi ve işveren kesimlerinin karşılıklı
istek ve gereksinmeleri sonucu ortaya çıkan tüm konuları kapsayan
ilişkiler bütünüdür.
Endüstriyel ilişkiler
sistemi bir ülkede özellikle endüstri hayatında çalışma koşullarının
belirlendiği bir düzendir. Bu sistemin tarafları işçi, işveren
ve devlettir.
Ülkelerin sanayileşmesine paralel olarak değişen üretim ilişkileri
işçi-işveren ilişkilerinin önemini artırmıştır.
Endüstriyel ilişkilerin
niteliği özelde işletme, genelde ülke düzeyinde çalışma barışının
ne ölçüde var olduğunu gösteren önemli bir ölçüttür.
Üretim sürecinde insan
faktörünün öneminin kavranması, insanların verimli çalışmaları
için sadece ekonomik değil, sosyal ve psikolojik gereksinmelerinin
de karşılanması gerektiği görüşünün kabul edilmesi işçi-işveren
ilişkilerinin önemini artıran diğer gelişmelerdir.
İşçi ve işverenin üretim
sürecindeki ilişkileri karşılıklı olarak taraflara belli haklar
sağlamakta ve belli yükümlülükler getirmektedir. Bu ilişki
içinde işçi, işinin gereklerini yerine getirmekle, işveren
de çalışanlarını maddi ve manevi açıdan gözetmekle yükümlüdür.
Söz konusu karşılıklı
yükümlülüklerin tam olarak yerine getirilmemesi veya taraflar
arasında karşılıklı güvene dayalı yapıcı ilişkilerin kurulmaması,
çözülmesi güç sorunların doğmasına neden olmaktadır.
Sanayileşme, çalışma koşullarının
yanı sıra işçi-işveren ilişkilerinin niteliğini kapsam ve
içerik açısından önemli ölçüde değiştirmiştir.
SANAYİLEŞMENİN GETİRDİKLERİ
- Teknolojik gelişme ve artan işbölümü çalışanların giderek
sınırları daralan bir beceride uzmanlaşmasıyla sonuçlanmış
ve çalışanı emeğinin sonucunu görmekten alacağı hazdan yoksun
bırakmıştır.
Teknolojik > İşbölümünde > Aşırı > Yabancılaşma
Gelişme Artma Uzmanlaşma
- İşyerlerinin büyümesinin ve kalabalıklaşmasının doğal
sonucu olarak insan ilişkileri zayıflamış, işçi-işveren
arasındaki kişisel ilişkiler tamamıyla yok olmuş, haberleşme
önem kazanmıştır.
- Çalışanlar örgütlenmişler, hak ve çıkarlarını örgütleri
aracılığıyla korumaya başlamışlardır.
- Bütün bu gelişmeler, tarafların gereksinmelerini etkileyerek,
işçi-işveren ilişkilerinin farklı bir boyut kazanmasına
neden olmuştur.
SAĞLIKLI İŞÇİ-İŞVEREN İLİŞKİSİNİN YARARLARI
- İşçi ve işverenin amaç birliği sağlanır.
- İşçinin kuruluşu benimsemesi ve güven duygusunun gelişmesi
kolaylaşır.
- Sağlıksız ilişkilerin neden olduğu maddi ve manevi kayıplar
ortadan kalkar.
Bütün bunların sonucunda
da işgücü verimliliği artar. Çünkü çalışanların gönüllü ve etkin
katılımı olmadan verimlilik artışı sağlamak mümkün değildir.
SAĞLIKLI İŞÇİ-İŞVEREN İLİŞKİSİ NASIL KURULABİLİR?
Her endüstriyel ilişkiler
sistemi, işyerinin ve çalışma hayatının yönetilmesi ile ilgili
kurallar bütününü içeren bir düzendir. Bu düzen içerisinde taraflar
arasınad üretken bir ilişkinin, yapıcı bir işbirliğinin oluşturulabilmesi,
tarafların kendi yükümlülüklerini yerine getirmeleriyle mümkün
olacaktır. Bu bağlamda karşılıklı beklentilerin karşılanması
ve güvene dayalı bir çalışma ilişkisinin kurulması da sağlanabilecektir.
Bu nitelikte bir ilişkinin
kurulması için yapılması gerekenler şöyle özetlenebilir:
Beklenen Ücret Düzeyinin
Sağlanması: Bilindiği
gibi ülkemizde ücret düzeyleri işçi-işveren kesimlerinin yaptığı
toplu pazarlık görüşmeleri sonucunda bağıtlanan toplu iş sözleşmeleriyle
belirlenmektedir. Toplu
pazarlık görüşmelerinin başarıyla sonuçlanması için tarafların
taleplerinin karşılıklı olarak kabul edilmesi gerekir. Bu bağlamda
taleplerin karşılanabilir, yerine getirilebilir nitelikte olması
toplu pazarlık görüşmelerinin olumlu sonuç vermesinde belirleyici
bir rol oynamaktadır. Kabul edilebilir nitelikte taleplerde
bulunabilmek için taraflar karşılıklı olarak birbirlerinin içinde
bulundukları koşulları iyi anlayabilmelidirler. Böylece, mevcut
koşullara göre belirlenecek taleplerin yerine getirilme olasılığı,
dolayısıyla sonuçların, tarafların beklentilerini karşılama
düzeyi daha yüksek olacaktır. Toplu
pazarlık görüşmeleri öncesinde işçi tarafının ekonomik koşullar,
işletmenin mali durumu vs. hakkında, işveren tarafının da çalışanların
sorunları (hayat pahalılığı, konut, çalışma koşulları vb.) ve
beklentileri hakkında bilgi edinmeleri ve taleplerin bu bilgiler
veri alınarak öne sürülmesi gereklidir.
Çalışanlarla yönetim arasında etken bir haberleşme ağının oluşturulması:
Etken bir haberleşme sistemi,
bir işletmede çalışanlar ve yöneticiler arasında iyi ilişkilerin
kurulmasında önemli rol oynamaktadır. Haberleşme teknik ve uygulamalarındaki
aksaklıklar, çalışanlar ve yöneticiler açısından hem işin yürütülmesine
hem de iş doyumuna ilişkin çeşitli sorunların ortaya çıkmasına
neden olmaktadır. Dolayısıyla, çalışanlar ve yöneticiler arasında
iyi ilişkilerin kurulması için işletme içinde etken bir haberleşme
sisteminin oluşturulması gereklidir. 
|
| [..:: ÖZELLEŞTİRME
..::]
Özelleştirme,
en geniş anlamıyla, devletin ekonomik faaliyetlerinin azaltılması
ya da tümüyle ortadan kaldırılması olayıdır. Yani devleti
hiç bir faaliyete karışmayacak şekilde aradan çıkarma ya da
bu faaliyetlerini asgari düzeye indirmesidir. Buna göre, kamu
girişimin, mülkiyeti kamuda kalmak üzere, yönetimlerinin,
daha doğrusu işletme haklarının belli bir süre için özel kişilerin
pay alması da özelleştirme olmaktadır. Bu bakımdan geniş anlamlı
özelleştirmeyle ulusal ekonomi içinde devletin ekonomik etkinliğinin
en aza indirilmesi ya da tümüyle ortadan kaldırılmasına yönelik
uygulamalar kastedilmektedir.
Özelleştirmenin dar anlamıyla
ise; bir kamu girişiminin mülkiyetinin özel gerçek ve tüzel
kişilere satılmasıdır. Ya da devlet tekelindeki Kamu İktisadi
Teşebbüslerinin (KİT) özel kesime devredilmesi olayıdır. Burada
mutlak olarak mülkiyet devri esas ilkedir. Çünkü mülkiyetin
özel kesime ait olabilmesi için KİT'in yarıdan fazla hisse
senedinin elden çıkarılması zorunludur. Böylece yönetiminde
özelleştirilmesi sağlanmış olacaktır.
Bilindiği gibi, yerli özel girişimlerin satın alınarak kamu
mülkiyetine dönüştürülmesi kamulaştırma, yabancı mülkiyetindeki
girişimlerin kamu mülkiyetine alınması da millileştirme olarak
adlandırılmaktadır. Oysa özelleştirme, bu iki kavramın da
karşıtıdır. Kamu mülkiyetindeki ekonomik birimlerin yerli
ve yabancı özel mülkiyete satılması anlamına gelir.
Özelleştirmeye geniş anlamıyla
baktığımızda görülecektir ki, yönetimin devlet denetiminden
çıkarılması için kamu mülkiyetinin tümüyle kaldırılması zorunlu
değildir. Devletin veya kamuya it kurumların, monopol oldukları,
sahaları serbestleştirme veya özel sektöre açmaları, ihale
yöntemiyle bazı işlerin özel şahıslara yaptırılması, özel
sektör kuruluşlarına yatırım amacıyla teşviklerin verilmesi
de özelleştirmedir. Özellikle ihale yöntemiyle bazı işlerin
özel sektöre yaptırılması, hizmetin devlet tarafından finanse
edilmesi demektir. Burada özel sektör kuruluşları hizmet yapmak
için teklif vermeye davet edilmektedir. Bu da rekabeti doğuracaktır.
Haliyle ortaya çıkan bu rekabetle, hizmetin maliyeti düşmekte
ve özelleştirme ile hizmetin yapılmasında büyük tasarruflar
sağlanmış olmaktadır.
Buna göre; genel olarak özelleştirme dediğimiz zaman, bir
firmaya kimin sahip olduğu ikinci derecede önem kazanmaktadır.
Yani burada özelleştirme basit bir sahiplik transferinden
daha fazla bir şeydir. Çünkü özelleştirme, mülkiyet haklarının
transferi ve yeniden tanımlanması olup, sonuçta performansı
değiştirmektedir.
Özelleştirilmiş şirketler sermaye piyasası ve düzenleyici
otoriteler tarafından kontrol edilmekte ve bunun sonucunda
firmalar sürekli bir üretici etkinlik baskısı altında bulunmaktadır.
ÖZELLEŞTİRMENİN AMAÇLARI
Dünyada son 60 yıldan
beri, bir çok ülkede, hükümetlerin ekonomik olaylardaki rollerinin
arttığı görülmektedir. Devlet
sektörüne ait kuruluşların bütçelerinin hızla artması, bunun
göstergesi olmaktadır. Bunun yanında gelişmekte olan bir çok
ülke de, kalkınmanın sürükleyici gücü olarak, devlete ait
kuruluşları düşünmüş, hatta bu amaçla özel sektöre ait kuruluşları
millileştirmiştir. Son yıllarda ise dünyada yoğun bir özelleştirme
hareketi gözlenmektedir. Başta sanayileşmiş ülkeler olmak
üzere, bir çok gelişmekte olan ülkeler de bu sürece girmiş
bulunmaktalar. Elbette farklı gelişmişlik düzeylerinde bulunan
ülkelerin özelleştirme hareketlerinin amaçları farklı şekillerde
belirlenecektir. Özelleştirme
programlarındaki amaç, ne pahasına olursa olsun, özelleştirme
değildir. Ekonomideki yapısal değişikliğin önemli bir halkası
olarak ona ivme kazandırmaktır. Çünkü özelleştirme ile aynı
zamanda süregelen mevcut sistemlerin yıkılması amaçlanmaktadır.
Devlet artık şirket yönetmeyecektir. Mikro değil, makro düzeyde
yönlendirici olacaktır.
Genel olarak özelleştirme programlarının üç amaca yönelik
olarak hazırlandığı kabul edilmektedir.
1. Ekonomik Amaçlar
Verimliliği artırmak,
serbest piyasa ekonomisini geliştirmek, sermaye piyasasını
güçlendirmek ve döviz gelirlerini artırmak amaçları bu grupta
yer alır.
Genellikle tüm dünya ülkelerinde
kamu sektöründeki ortalama verimlilik oranı hemen her zaman
özel sektördekinden daha düşüktür. Bu bakımdan kamu sektöründeki
iktisadi teşebbüslerin özel sektör ayarında verimli kılmak
için özelleştirildikleri görülmektedir. Bunun yanında devletin
ekonomideki rolünü azaltma isteği özelleştirme faaliyetlerini
daha da artırmaktadır. Çünkü sözkonusu kuruluşların bütçeye
olan yüklerinin azaltılması, özelleştirme çalışmalarında önemli
bir yere sahiptir. Zira ekonomideki verimsizlik ve kaynak
israfı azalacaktır. Bunun için devletin ekonomiye müdahalesi
asgariye indirilmeli, piyasada mübadele konusu olabilecek
bütün mal ve hizmetler özel işletmeler tarafından üretilmelidir.
Yani özelleştirmede serbest piyasa ekonomisine işlerlik kazandırılmasına
yönelik amaç, fiyat ve verimlilikte rekabetin yaratılması
ve bazı alanlarda devlet tekellerinin kaldırılmasına yönelik
bir bütünlük taşımaktadır. Böylece sermaye piyasası daha iyi
oluşacak ve işlerlik kazanacaktır. Zaten özellikle gelişmekte
olan ülkelerde uzun dönemli ve geniş boyutlu sermaye piyasasının
özelleştirme programının uygulanmasıyla gerçekleşebileceği
düşünülmektedir. Çünkü, sermaye piyasasının gelişmesi, birikimlerin
yatırımlara dönüşmesinde en önemli yer olmaktadır. Bunun için
menkul değerler sunumunun yeterli olması ve bu menkul değerlere
karşı halkın özendirilmesi gereklidir. Eğer sermaye piyasası
gelişmemişse, bu durum özelleştirmenin başarısına büyük oranda
etki edecektir. Zira KİT'lerin hisse senetlerinin öncelik
sırasını gözeterek dış yatırımcılara satılmasını sağlamada
ve dış piyasalarla irtibat kurmada sermaye piyasasının önemi
büyüktür. Bunun için özelleştirme programlarının başarılı
olabilmesi için gelişmiş bir piyasaya sahip olunması, özellikle
yabancılara hisse senetlerinin satılması ve döviz kaynağı
yaratılması bakımından önemli olmaktadır.
2. Mali Amaçlar
KİT'lerin verimsiz ve
zararla çalışmaları, sübvansiyonlar ve borçlanmalar kanalıyla,
hazinenin finansman yükünü ağırlaştırmaktadır. Öte yandan
finansman yükünün ağırlaşması, vergi gelirlerinin yetersiz
olduğu durumlarda Merkez Bankası kaynaklarından karşılandığından
enflasyona yol açmaktadır. Bu durum karşısında özelleştirme,
kamu kesiminin finansman yükünü azaltacak ve aynı zamanda
enflasyonla mücadeleye yardımcı olacaktır. Üstelik KİT'lerin
özel kesime satılması devlete ek gelir sağlayacaktır. Buna
göre özelleştirmenin kamu borçlanma gereğini düşünerek devletin
mali piyasalardan hiç olmazsa kısmen çekilmesine ve böylece
özel sermayenin mali piyasalardan dışlanması etkilerinin yumuşamasına
götürmesi, mali beklentilerinden biridir. Bunun için devlet,
büyük mali bunalımlara girdiği dönemlerde, KİT'lerin özelleştirilmesi
ile ilgili gelir temin etme yoluna gidecektir. Böylece, dış
kredi itibarının olmaması IMF
ve Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşlardan destek görülmemesi
gibi nedenlerle dış borç sıkıntısı çeken hükümetler, özelleştirme
ile gelir sağlama yolunu seçeceklerdir. Yani özelleştirmeyle,
vergi yükünün büyümesine yol açmadan kamu hizmetlerinin yerine
getirilmesi ve yeni yatırımların finansmanı mümkün olacaktır.
3. Sosyal ve Siyasal Amaçlar
Özelleştirme, sermayenin
geniş kitlelere yayılmasını ve siyasal felsefeyi yürürlüğe
koymak amacı da taşımaktadır.
Toplumun işçiler, yöneticiler ve küçük birikim sahipleri olmak
üzere geniş bir kesimini özelleştirme yolu ile KİT'lerin mülkiyetine
ortak etmek, gelir dağılımı adaletini sağlayacak ve sermayenin
tabana yayılmasına olumlu etki yapacaktır. Özellikle düşük
gelir gruplarına hisse senetleri satmak ve bunların büyük
sermayenin elinde toplanmasını engellemek yolu ile sermayenin
tabana yayılması ve toplumsal özelleştirme kavramı içindedir.
Yani dengeli gelir dağılımının sağlanması ve servetin geniş
kitlelere yaygınlaştırılması amacıyla, kamu servetinin özelleştirilmesi,
sosyal sınıflar arasındaki gelişmişlik farklarını azaltmakta
ve asgari düzeye indirmektedir.
Aynı şekilde, KİT'lerin özel kesine devredilmesi, devletin
ekonomiye müdahalesinin azalmasına yol açacak, özel mülkiyetin
yaygınlaştırılmasına imkan verecektir. Dolayısıyla, liberal
ekonomik ve siyasal rejimin varlığını sürdürebilmesi ve gerektiği
şekilde işlemesi için temel genişleyecek ve güçlenecektir.
Böylece ülkenin arzulanmayan politik tercihlerden uzaklaşması,
daha iyi sağlanmış olacaktır. Nitekim liberal siyasal felsefenin
savunucusu hükümetler, devletin işlevinin rekabet piyasası
içinde ekonomik değerleri özel sektörle paylaşmak olmadığı
görüşünü benimsemişlerdir. Bireylerin ekonomik özgürlüğünü
öne alan liberal felsefe, devletin ekonomiye karışmasının
bu özgürlüğü kısıtlayacağının savunmaktadırlar.

|
| [..:: SENDİKALAR
..::]
Her toplum,
işçi ile işveren arasındaki çıkar çatışmasını uzlaştırmak
mecburiyetindedir. Sanayi toplumunda gelişen kapitalist ekonomik
sistemlerde üretim faktörleri arasındaki paylaşımda emek ve
sermaye arasında kuvvetli bir çatışma bulunmaktadır. Çalışanlar
ve işverenler meselelere çoğu zaman aynı doğrultuda bakmazlar.
İşçi üretimden ve üründen ziyade ücretlerle ilgilenir. Yüksek
ücret ise işveren için yüksek maliyet anlamına gelir. Yavaş
bir iş temposu işveren için ürün kaybı demektir. Sendikalar
bazen üretimde emek yerine diğer faktörlerin ikame edilmesini
önlemeye çalışırlar. Sendikalar aynı zamanda işçi dayanışmasının
bir sembolüdür. Sendikacılık ve toplu pazarlık sistemi, piyasa
ekonomisinde çalışanların organizasyonlar içinde tepkisin
ifade eder ve sendikalar toplu pazarlık yolu ile çalıştıkları
ortam içinde söz sahibi olmaya gayret ederler. Toplu pazarlık
sistemi çalışanların, işverene karşı pazarlık güçlerini arttıran
toplu bir sestir.
Sendikalar, üretim araçlarına
sahip olma ve iş verme avantajlarına sahip olan işverenin
üstünlüğünü, emek arzında bir tekel oluşturarak ve iş bırakma
tehdidini kullanarak dengelerler. Bu şekilde toplu pazarlık,
işyerinde işverenin hakimiyetini kaldırmamakla beraber, çalışanların
da söz sahibi olmasını sağlar.
Sanayi toplumunda kollektif hale gelen ve endüstri ilişkileri
olarak nitelendirilen çalışma ilişkilerinin en önemli kurumunu
şüphesiz sendikalar oluşturmakta, diğer ekonomik, sosyal ve
siyasi fonksiyonlarının yanında sendikaların en önemli fonksiyonunu
ise toplu pazarlık teşkil etmektedir. Sendikalar, "işçilerin
hak ve menfaatlerini toplu pazarlık yoluyla ve diğer faaliyetle
ile geliştirmeye çalına örgütler"dir.
Ancak, modern dünyada
sendikaların, mikro düzeyde üyeleri adına yerine getirdikleri
fonksiyonlarına ilâve olarak, makro düzeyde toplum, işkolu
ve çalışanlar adına ifa ettikleri fonksiyonları vardır. Sendikaların
bu fonksiyonlarının ağırlıkları, ülkeden ülkeye ve sendikaların
türüne göre farklılık gösterebilmektedir. Bu şekilde sendikalar,
demokratik toplumlarda endüstri ilişkileri sistemleri içinde
meşru bir konuma sahip olmuşlardır.
1947 yılından beri Türk
İş Hukuku'nda da gelişimini sürdürerek yer alan sendika: "işçilerin
veya işverenlerin çalışma ilişkilerinde, ortak ekonomik ve
sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için meydana
getirdikleri tüzel kişiliğe sahip kuruluşlara denilir."
şeklinde tanımlanmıştır.
Sendikacılık ve toplu
pazarlık -sistemin elitler tarafından çalışanlara Batılaşma
amacı çerçevesinde hazır olarak hediye edildiği Türkiye'nin
aksine- Batı'da, tarihi iki asra varan uzun mücadeleler sonucunda
doğmuş, gelişmiş ve bugüne ulaşmıştır. Meslek esaslı örgütlenmenin
(loncalar) hakim olduğu sanayi öncesi toplumdan sanayi toplumlarına
geçerken yine ilk örgütlenenler meslek sahipleri ve ilk oluşturulan
sendikalar da meslek sendikaları olmuştur. Avrupa'da
18. yüzyılın sonlarında, başta İngiltere olmak üzere birçok
ülkede işçi sendikaları lonca düzeninin bir uzantısı biçiminde
karşılıklı yardımlaşma dernekleri olarak doğmuşlardır. Daha
sonar sanayi toplumundaki çalışma ilişkilerine daha uygun
bir yapı olan işkolu esaslı örgütlenmeler ve işkolu sendikaları
yaygınlaşmıştır.
Kapitalist sistemin ilk dönemlerinde çalışanların aşırı sömürülmesine
karşı tedbir olarak sosyal politikalar geliştirilmiş ve neticede
işçi sınıfı birçok ferdi (sosyal sigorta, işsizlik sigortası,
istihdam güvencesi, çalışma sürelerinin sınırlanması, hafta
tatili, yıllık ücretli izin, asgari ücret vb.) ve kollektif
(sendikacılık ve toplu pazarlık, grev) haklar elde etmiştir.
Sanayi devrimi ile çalışma hayatındaki eski işçi-işveren (yatay
ve dikey) dayanışmasının yerini dikey (sınıflar arası) çatışma,
buna mukabil yatay (sınıf içi) dayanışma almıştır.

|
| [..:: VERİMLİLİK
..::]
İşçilere daha
çok ücret, işverenlere daha çok kâr, devlete daha çok vergi
sağlamanın havuzunu oluşturan verimlilik, iç ve dış pazarlarda
rekabet eden bir işletmenin kalite, satış sonrası hizmetler
ve imaj gibi kozları arasında seçkin bir yer tutar.
Bir işletme, ürettiği
mallara yönelik talebi sürekli kılabilmek ve böylece pazarlarda
tutunabilmek için ürün fiyatını düşük tutmak, ürün kalitesini
yükseltmek, satış sonrasında sunduğu hizmetleri geliştirmek
ve imaj yaratmak için olduğu kadar, verimlilik düzeyini yükseltmek
için de savaş vermek durumundadır.
Verimliliği yükseltmek
demek, eldeki emek, sermaye ve toprak gibi kaynaklardan eskisine
göre daha çok ürün elde etmek demektir. Verimlilik artışları
bireylerin yaşam koşullarını derinden etkileyen sayılı değişkenlerden
biridir. Genel olarak toplumu oluşturan bireylerden hiç birininkini
azaltmadan en azından bir kişinin gelirini yükseltebilmek,
yalnızca verimlilik artışlarına bağlıdır. Öte yandan verimlilik
artışları genç kuşaklara daha uzun süreli eğitim sunabilmesine
olanak sağlayan temel kaynaktır da. Yetişkinler, kendilerini
yaşatacak düzeyin çok üstünde bir üretim düzeyini başardıklarında
genç kuşakları yaşatmanın ötesine geçerek onlara daha uzun
süreli bir eğitim fırsatı da sunmuş olurlar. Çalışma dönemlerini
noktalayıp emeklilik dönemine adım atmış insanların gönenç
düzeylerindeki yükselişler de ancak verimlilik artışlarıyla
kalıcı bir biçimde temellendirilebilir. Ve bütün bunlar ölçüsünde
önemli olan bir konu da şudur: Dinlenebilmek ve kendilerini
geliştirebilmek için boş zamana en çok gereksinim duyan yetişkinlere,
istediklerini verecek temel kaynağı da verimlilik artışlarından
başka yerlerde aramamak gerekir. İşte yaşamın pek çok alanında
bir anahtar olma işlevini gören verimlilik, yalın bir dile
anlatılacak olursa şu içeriği taşıyacaktır:
Toprağa on buğday tanesi
atıldığında ondan en çok dokuz buğday tanesi alınıyorsa bu
üretimin verimsiz olduğu söylenebilir. Böyle bir süreç kaynakları
azaltıcı nitelikte olduğundan, bir gün elde toprağa atacak
buğday bırakmayacaktır. Bu durumda yapılacak en iyi iş, ekilenden
daha çoğunu biçmenin yöntemlerini öğrenmek ya da bu olmuyorsa
buğday tanelerini toprağa atmaktan vazgeçmektir.
Toprağa on buğday tanesi
atıldığında oradan yalnızca atılan ölçüsünde buğday tanesi
alınıyorsa, bu üretimin başabaş noktasında olduğu söylenebilir.
Başabaş noktasındaki bir üretim verimli olarak nitelendirilemeyeceği
gibi, verimsiz olarak da nitelendirilemez. Bu durumda, olduğu
gibi kalacak olan eldeki kaynakların bir gün yerinde yellerin
esmesinden kaygılanılması kadar, tepe tepe yığılacağından
umutlanılması da yersizdir.
Yok, toprağa on buğday
ekildiğinde ondan en az on bir buğday tanesi biçiliyorsa,
işte o zaman bu üretimin verimli olduğu anlamına gelir. Ancak
burada dikkat etmek gerekiyor. Ekilen on buğday karşılığında
on bir buğday tanesi biçmek de, on bin bir buğday tanesi biçmek
de üretimin verimli olması demektir. Beş parmağın beşi bir
olmadığı gibi verimliden verimliye de fark olduğu burada ortaya
çıkıyor.
Yukarıda anlatıldığı ölçüde
çok yalın bir anlamı olan verimlilik, toplumsal olarak da
böylesine açık mıdır? Ne yazık ki, hayır! Solomon Fabricant,
başka başka insanların başka başka anlamlarda kullandıkları
sözcükler arasında "verimlilik" sözcüğünün ilk sıralarda
geldiğini belirtmektedir. Ona göre verimlilikten işçiler başka,
işverenler başka, hükümet de başka bir anlam çıkarma eğilimi
sergilemektedir. İşçiler yönünden "ücret karşılığı olmaksızın
daha çok çalışma" biçiminde anlamlandırıldığı için ürküntüyle
karşılanan verimlilik, işverenler yönünden "kârlılıkta
bir yükselme", hükümet yönünden ise "vergilerdeki
bir artma" diye anlaşılabilmektedir.
Ancak bütün bu yorumlar,
verimliliğin çok farklı tanımları olan değil, yalnızca çok
farklı kesimleri ilgilendiren bir kavram olduğunu gösterir.
Çünkü verimlilik öz olarak tek bir anlam taşımakta ve kaynakların
ürüne dönüşebilirlik düzeyini yansıtmaktadır. İktisat yazınında
"çıktı/girdi" ya da "katma değer/girdi"
biçiminde gösterilen tanımlar da verimlilik kavramının bu
özüyle sıkı sıkıya ilişkilidir. Bunların ilkine göre belli
kaynaklardan daha çok çıktı elde edilmesi ya da çıktının kaynaklardan
daha hızlı çoğalması verimlilikteki bir yükselmeyi gösterir.
Enerji ya da hammadde tüketimini bir miktar artırıp daha yüksek
miktarlarda ürün ortaya koymak, bu nitelikte bir verimlilik
artışı olarak ortaya çıkar. Benzer bir biçimde belli bir işletmede
çıktı düzeyi olduğu gibi kalırken, kaynak tasarrufunun sağlanması
da verimlilikteki bir yükselmeyi dile getirir. Daha az enerji
ya da daha az hammadde kullanma sonucunda eski çıktı düzeyine
ulaşılması, kaynak tasarrufu yoluyla sağlanan bir verimlilik
yükselişi olarak anlam kazanır.
VERİMLİLİK NELERE BAĞLIDIR?
Verimlilik başlıca şu etkenlere bağlıdır:
1. Teknoloji düzeyi, doğal kaynak bolluğu ve sermaye yoğunluğu;
2. Emeğin kalitesi;
3. Örgütlenme yapısı ve önderlik;
4. Sosyo-ekonomik yapı.
1. Teknoloji düzeyi, emeğin verimliliğini
etkileyen en önemli etkendir. Bugün dünyanın en az yorulan,
ancak en yüksek verimlilik düzeyine ulaşan kömür işçilerinin
Amerikalı olmalarının nedeni, Amerikalı işçilerin en gelişmiş
teknolojiyle donatılmış olmasıdır.
Az gelişmiş ülkelerin
düşük teknoloji kullanan kömür işçileri, bütün gün sabahtan
akşama kan-ter içinde kalıncaya dek çalışırlarsa da Amerikalı
işçilerin topraktan çıkardıkları kömürün onda birini bile
çıkaramazlar. Genel olarak yüksek teknolojileri üreten ve
uygulayan ülkelerdeki verimlilik düzeyleri, öteki ülkelerdeki
verimlilik düzeylerine göre ezici bir üstünlüğe sahiptir.
Az gelişmiş ülkelerin çok zor da olsa bu yüksek teknolojilerin
fiyatlarını ödeyebilecek ölçüde birikim yapabildikleri görülmüştür.
Bu konudaki en büyük ikilem, ücretlerin düzeyine bağlı olarak
ortaya çıkmaktadır. Az gelişmiş ülkelerde ücret düzeylerinin
çok düşük olması, yüksek teknolojilerin albenilerini ortadan
kaldırmakta ve onları bir çekim alanı olmaktan çıkarmaktadır.
Çünkü yüksek teknoloji, işgücünün yerine makineleri çalıştırmaya
dayalıdır. Ne var ki, makineler pahalı, işgücü de ucuz olunca
makineden işgücüne kayan tercihler nedeniyle daha çok işçi
çalıştırmak, daha çok makine çalıştırmaya göre çekicilik kazanır.
Öte yandan tercihleri makinelerden yana değiştirebilmek için
yüksek ücret politikaları uygulanacak olursa, bu kez de enflasyon
ya da sermaye birikiminde yavaşlama gibi sorunlarla yüz yüze
gelinebilir. Çok düşük ücretler de, çok yüksek ücretler de
birbirlerine taban tabana karşıt politika amaçları olmalarına
karşın sonuçları bakımından birbirlerine çok benzerler.
2. Emeğin kalitesi de, yüksek verimliliği etkileyen
temel etkenlerden biridir. İnsanlarda yarattığı yabancılaşma
sorununa çok dikkat çekilmiş olmasına karşın, uzmanlaşma ile
birlikte verimlilikteki yükselmelerin yan yana gittiği gerçeğini
göz önünden uzaklaştırmamak gerekir. Dolayısıyla yüksek verimlilik,
nasıl yüksek gönenç düzeylerine ulaşmanın bir aracı ise, uzmanlaşma
da, tıpkı öyle, yüksek verimlilik düzeylerine ulaşmanın bir
aracıdır.
3. Örgütlenme, verimlilikteki değişmeleri derinden
etkileyen etkenlerden biridir. Burada geçen örgüt kavramı,
üretim amacıyla bir araya getirilmiş ve bu amaç doğrultusunda
yönlendirilmiş insanlar ve donanım birliği olarak tanımlanabilir.
örgütlenmenin üretime ve dolayısıyla da verimliliğe bir katkısı
olup olmadığını saptayabilmek için uygulanacak olan yöntem,
öteki etkenler değişmezken örgütlenme biçimini değiştirmek
ve eski ile yeni örgütlenmenin sonuçlarını karşılaştırmaktır.
Sonuçlar arasında anlamlı ölçüde bir fark varsa, bu ancak
örgütlenme ile açıklanabilir.
Teknoloji düzeyi, değiştirilmesi
en güç olan etkenlerden biridir. Emeğin kalitesini iyileştirmek
de zor olmakla birlikte eğitim yoluyla ve deneyimlerin artırılmasıyla
gerçekleştirilebilecek olan bir durumdur. Örgütlenme yapısını
değiştirmek ve eski yapının üstüne yeni yapıları yerleştirmek
ise göreli olarak daha kolaydır.
Burada ortaya çıkan zorluk,
yeni yapıyı örgütün insanlarına benimsetebilmektir ki, bu
da örgüt önderliğinin ikna yeteneğindeki farklılığa bağlı
bir olgudur. Aisopos, bir fablında incirin, elmanın, zeytinin
ve genel olarak meyveli ağaçların değil de başkalarını acıtabilen
dikenlere sahip karaçalının ormanda kral olduğunu anlatmıştı.
Ne var ki, genel olarak belli bir topluluğun üyelerini belli
bir başarı doğrultusunda bilgisel, duygusal ve eylemsel olarak
yoğunlaştıran önderlik yeteneğine sahip bir yönetim, bir karaçalıdan
çok farklı olarak, üretim sürecinde hiç de yabana atılmaması
gereken bir etken olarak işlev görür.
4. Verimlilik düzeyini temelli olarak belirleyen bir
etken daha vardır, o da oluşumunu tarihsel sürece borçlu olan,
alışkanlıklarla yüklü ve gelişebilmesi için gerekli ivmeyi
tarihsel süreçten ödünç alan sosyo-ekonomik yapıdır.
Toplumsal açılım yaratıcı
nitelikteki yeniliklere direnç gösterme ve onları daha doğar
doğmaz reddetme özelliğiyle kendisini belli eden bu sosyo-ekonomik
yapı en yavaş değişen etkendir. Aykırılığı, farklılığı ve
yeniliği dirençle karşılayan sosyo-ekonomik yapının ne ölçüde
güçlü olduğunu belgeleyebilmek için verilebilecek en iyi örneklerden
biri matbaadır. İlk olarak 1466 yılında ortaya konulmuş olmasına
karşın Osmanlı toplumuna ancak 1727'de benimsetilebilen matbaanın
serüveni, hattatlarda işselleştirilmiş olan alışkanlıkların
(ki sosyo-ekonomik yapının bir parçasıdır) aykırılığa, farklılığa
ve yeniliğe nasıl direndiğini ve onları nasıl bir tepkiyle
reddettiğini kanıtlar.

|
| [..:: TOPLAM
KALİTE ..::]
Kalite kavramının
çok boyutlu doğası ve buna bağlı olarak kalite sağlama görevinin
günümüz koşullarında basit bir ayıklamanın çok daha ötesinde
işletme organizasyonlarının içsel süreçleri ile birlikte,
etkileşim halinde bulunduğu dışsal süreçleri de kapsaması
kalitenin bir bütünsellik içinde ele alınması gereğini doğurmuştur.
Kaliteye bu bütünsellik içinde bakma gereği 1980'li yılların
başından itibaren "Toplam Kalite" kavramını tüm
dünyada yaygınlaşmasına neden olmuştur. Bu kavram içinde yer
alan "Toplam" sözcüğü kalitenin "tüm süreçlerde",
"tüm işlerde" ve "herkesin katılımı" ile
sağlanabilir olmasına işaret etmektedir. Toplam kalite bir
kuruluşta sadece imalat ya da sürecini değil, tasarımdan araştırma
geliştirmeye, personel yönetiminden muhasebeye ve satış sonrası
hizmetlere kadar tüm süreçlerin ve fonksiyonların kalite iyileştirme
çalışmalarına katılımını gerektirir. Toplam kalite tüm süreç
ve fonksiyonlardaki günlük işlerle ilgilidir. Her işin hatasız
ve ilk seferinde doğru yapılması gerekir. Örneğin sekreterler
mektupları hatasız ve düzgün yazmalı, muhasebeciler hesap
hatası yapmamalı, genel müdür de yanlış stratejik kararlar
almamalıdırlar. Üçüncü olarak, toplam kalite kişilerin ve
çalışma gruplarının gönüllü katılımını da gerektirir. Herkes
kalitenin iyileştirilmesinden sorumludur.
Toplam kalite, kalitenin
standartlara ve spesifikasyonlara uygunluk olarak yapılan
geleneksel tanımının ötesinde bir anlam içerir. Buna göre
kalite kullanıcının ya da müşterinin tatmin olma derecesi
olup bu da ürünün kullanıma uygunluğu ile ilgilidir. Diğer
bir deyişle, toplam kaliteye ulaşılıp ulaşılamadığını müşteri
belirler. Toplam kalite için toplam müşteri tatmini gerekir,
bu da işletme organizasyonu içinde bölümler, birimler ve fonksiyonlar
olarak tanımlanan içsel müşterilerle, işletme dışı alıcılar,
müşteriler ya da kullanıcılar olarak tanımlanan dışsal müşterilerin
gereksinimlerinin tatminidir.
Toplam kalite, işletme
organizasyonlarının iş yapma ve çalışma anlayışını da değiştirmiştir.
Bu değişiklik, belirli alanlarda uzmanlaşmış ve birbirinden
ayrı organizasyonel iş bölümleme anlayışının yerine günümüzde
birbirleri ile karşılıklı ilişki halinde ve sürekli bilgi
geri besleyen organizasyonel bölümleri yaratmıştır. Toplam
kaliteye; organizasyon düzeyinde bölümler ve fonksiyonlar
arasında iletişim ve haberleşmenin geliştirilmesi, eğitim
ve öğrenmenin hızlandırılması, ekip çalışmalarının ve sürekli
iyileştirme anlayışının yaygınlaştırılması ile ulaşılabilir.
Motivasyon ve ödüllendirme
uygulamaları da toplam kalite anlayışının yerleşmesinde önemli
bir yer tutar. Çalışanların uygun özendiricilerle motive edilmesi,
işbaşarım düzeylerinin objektif bir biçimde izlenerek ölçülebilmesi
kuruluş hedeflerinin ortaklaşa paylaşımını sağlayarak katılımcılığı
güçlendirecektir.
Katılımcılık düzeyi güçlenmiş
kuruluşlarda yönetim ve işgörenler arasında amaç beraberliği
sağlanacak, kişiler kuruluş amaçları doğrultusunda yaptıkları
işlere ilişkin hedefleri belirleyebilecek, hedeflere ulaşma
performanslarını değerlendirebilecek ve buna dayalı olarak
kendi iyileştirme planlarını yapabileceklerdir.
Toplam kalite yönetimine
(TKY), Dr. W. E. Deming tarafından tanımı yapılmış olan yeni
bir yönetim anlayışının kuruluşta yerleşmeye başlaması ile
adım atılabilir.
"İnsanlar bir sistem
içinde çalışırlar. Bu sistem içinde yöneticinin görevi, tüm
çalışanların katılım ve yardımı ile sistemi sürekli iyileştirmektir."
Toplam kaliteye ulaşma
çabalarında karşılaşılan başarısızlıkların en önemli nedenlerinden
birisi yöneticilerin bu sorumluluklarını yerine getirebilme
yeterliliğine sahip olmamalarıdır. Bunun nedeni ise iyileştirmeyi
nasıl yapacaklarını bilmemeleridir. Bu noksanlık aşağıdaki
on temel yönetim görevinin benimsenmesini gerektirir:
1. Kalite iyileştirmenin, bir sistem olarak kabul edilmesi,
2. Bu sistemin tanımlanarak tüm çalışanlara benimsetilmesi,
3. Sistemin analiz edilmesi,
4. Sistemi iyileştirmek için astlarla birlikte çalışılması,
5. Sistemin kalitesinin ölçülmesi,
6. Sistemin kalitesinin sürekli iyileştirilmesi,
7. Kalite iyileştirmeden sağlanan kazançların ve müşteri memnuniyetinin
ölçülmesi ve izlenmesi,
8. Kalite kazançlarının sürekliliğini sağlayıcı adımların
atılması,
9. İyileştirme çalışmalarının sistemin bütününe yaygınlaştırılması,
10. Öğrenilenlerin ve deneyimlerin başkaları ile paylaşımı.
İşletme organizasyonlarında
yöneticiler, yukarıdaki on yönetim görevini üç ayrı alt sistem
içinde yerine getirebilirler.
1. Sosyal Sistem,
2. Teknik Sistem,
3. Kalite Yönetimi Sistemi.
Bu üç alt sistemin arakesiti TKY olup aşağıdaki çizelgede
gösterilmektedir.
TKY,
bir kuruluşta üretilen mal ve hizmetlerin, işletme süreçlerinin
ve personelin sürekli iyileştirilmesi ve geliştirilmesi yolu
ile en optimum maliyet düzeyinde önceden belirlenmiş olan
müşteri gereksinimlerinin ve beklentilerinin tüm çalışanların
katılımı ve kendilerinden beklenen yükümlülükleri yerine getirmeleri
yolu ile karşılanarak, işletme performansının iyileştirilmesi
stratejisini geliştirmek ve bunun için hazırlanacak planların
uygulamaya konulmasını sağlamaktır.
Bir kuruluşta toplam kalite stratejisi yukarıdaki tanımda
yer alan amaçlara uyumlu bir şekilde geliştirilip uygulamaya
konulduğunda aşağıdaki alanlarda iyileştirmeler sağlanır;
- Müşterilerin tatmini,
- Pazar payı,
- Kârlılık,
- Maliyetler,
- Çalışma ortamı ve ilişkileri,
- Organizasonel etkililik,
- İşletme varlıklarının getirisi
TKY stratejisi, kuruluşların
toplam kaliteye ilişkin amaçlarına bağlı olarak geliştirilebilir.
Bu amaçlarla ilgili olan üç alt sistem aşağıda açıklanmaktadır.
Sosyal Sistem
TKY organizasyonel kültürde
bir dönüşüm (transformasyon) yaşanmasını gerektirir. Bu dönüşüm
organizasyonel kültürün temel özelliklerinin belirleyicisi
olan sosyal sistem ve buna bağlı süreçlerde yaşanır. Dönüşümden
üst yönetim sorumludur.
Sosyal sistem; işletme
organizasyon içinde kişilerin birbirlerine, işlerine ve kuruluşlarına
karşı tavır, tutum, davranış ve yönetim şekli ile karşılıklı
ilişki içindedir. Bu kapsamda; ekip çalışması, iletişim ve
haberleşme, motivasyon, ödül sistemleri, karar alma gücünün
paylaşımı, katılımcılık yaratıcılık gibi "insan kaynakları"nın
etkinliği ile doğrudan ilgili konuları sayabiliriz.
TKY'nin gerektirdiği organizasyonel
kültürün dönüşümü, kuruluş çapında kararlı, makul zaman süreleri
içinde çok acele etmeden, fakat kendi adaletine terk edilmeden
yaşanmalıdır. Sosyal sistemin şeklini belirleyen organizasyonel
kültürde beklenen dönüşümün gerçek göstergesi, bu dönüşümün
kuruluşun vizyonunda ve değerler sisteminde yaşanmış olmasıdır.
Aşağıdaki Çizelge'de TKY sürecinde organizasyonel kültürde
yaşanacak dönüşüm aşama aşama, zamana ve dönüşümün zorluk
derecesine bağlı olarak gösterilmiştir.
Buna göre, kişilerin duygularında başlayacak dönüşüm kısa
sürede ve daha kolaylıkla gerçekleşirken, bu dönüşümün hareket
biçimine, tutarlı davranışlara, yönetim şekline, tavır ve
tutumlara ve son olarak da kuruluşun vizyonuna ve ortaklaşa
paylaşılan değerlerine yayılmasının zorluk derecesi ve süresi
giderek artmaktadır. TKY sürecinde organizasyonel kültürün
dönüşümünün kuruluşun vizyon ve değerleri düzeyinde gerçekleşmiş
olmasından beklenen; sürekli iyileştirme, müşteri odaklılık
ve toplam katılımcılığın yeni kültürün temel özellikleri haline
gelmesidir.
Teknik Sistem
TKY sistemini oluşturan
alt sistemlerin ikincisi teknik sistemdir. Bu sistem makine
ve donanımı, aletleri, kalite biliminin uygulama tekniklerini
ve kalitenin kantitatif yönünü kapsar. Teknik sistem son kullanıcıya
(müşteriye) kadar organizasyon içindeki iş akışı ile ilgilenir.
İş süreçlerine ve operasyonlara ilişkin işlem basamakları,
her bir basamakta kullanılan ekipman, donanım, yazılım, bilgisayar
ve işgücü teknik sistem kapsamındadır.
Teknik sistemin temel unsurları şunlardır:
- Bilimsel bilginin birikimi,
- Standartlara uygunluk,
- İş akışı, malzemeler ve spesifikasyonlar,
- İş tanımları ve sorumluluk alanları,
- Makine/insan arakesiti,
- İş adımlarının sayısı ve türü,
- Bilginin sağlanabilirliği ve kullanımı,
- Karar verme süreçleri,
- Sorun çözme araçları ve yöntemleri,
- Makine, ekipman, alet ve insanların fiziksel yerleşimi.
TKY sisteminde teknik
sistemin analiz edilmesinin ve iyileştirilmesinin sağlayacağı
yararlar şunlardır:
1. Müşteri tatminini artırır.
2. Fire ve yeniden işleme oranını azaltır.
3. Değişkenliği azaltır.
4. Öğrenmeyi artırır ve hızlandırır.
5. Zamandan ve paradan tasarruf sağlar.
6. Otokontrol mekanizmalarına işlerlik kazandırır.
7. Üretim süreçlerinde darboğazları ortadan kaldırır ve üretim
planına uygunluk sağlar.
8. Üretimde duruşları ve kullanılmayan süreleri azaltır.
9. Çalışma yaşamının kalitesini iyileştirir.
10. Süreçlerin işleyişini hızlandırır.
Kalite Yönetimi Sistemi
TKY sisteminin üçüncü
alt sistemini oluşturan kalite yönetimi sistemi bütünleştirici
ve bir araya getirici bir rol üstlenir. Önceki iki alt sistem
kalite yönetimi sisteminden doğrudan etkilenmekte olup, bu
sistem kuruluşun politikalarını ve bunların uygulama yöntem
ve prosedürlerini belirler, sürekliliğini sağlar. Kalite yönetimi
sistemi aynı zamanda, yöneticilere ve çalışanlara kendilerini
ve yaptıkları işleri değerlendirebilmeleri ve ölçebilmeleri
için ölçüm sistemi ve kriterleri de verir.
Kalite yönetimi sistemi,
sosyal ve teknik sistemler için bir araya getirici ve bütünleştirici
rolünü aşağıdaki dört yönetim işlevi aracılığı ile yerine
getirir:
1. Stratejik Yönetim,
2. Süreç Yönetimi,
3. Proje Yönetimi,
4. Bireysel Faaliyetlerin Yönetimi.
1. Stratejik Yönetim
Stratejik yönetim, bütün
çalışanlarının ortak değerler sistemi içinde kalite hedefleri
doğrultusunda, yönlendirilmesi ve çabalarının bütünleştirilmesi
için kuruluşun misyon, vizyon ve politikalarını tanımlar.
bu amaçla hazırlanacak stratejik planlar 3-5 yıllık dönemleri
kapsar ve kuruluşun kısa ve orta vadeli planları stratejik
planın ortaya koyduğu hedefleri gerçekleştirecek şekilde hazırlanır
ve uygulanır.
2. Süreç Yönetimi
Süreç yönetiminin amacı
kuruluşun tüm süreçlerinin ve bunlarla ilişkili operasyonların
maksimum verimle, optimum maliyet düzeyinde ve en yüksek müşteri
tatmini ile işlerliğini garanti altına almaktır.
TKY sistemi içinde süreç
yönetiminin başarısı, işletme organizasyonu bünyesinde var
olan dikey kademeler arasındaki kuvvetli ve tanımlanmış ilişkiler
karşısında, yatay düzlemde bölümler, birimler ve fonksiyonlar
arası iletişim ve işbirliğini güçlendirebilmesi ile ilgilidir.
3. Proje Yönetimi
TKY, işletme organizasyonu
bünyesinde birimler, bölümler ve fonksiyonlar arası işbirliğini,
sorunlara ortaklaşa çözümler getirmeyi ve sürekli iyileştirme
anlayışının tüm süreçlere yerleştirilmesini öngörür. Bu amaçla,
işletme fonksiyonlarının hepsinde karşılaşılan sorunlar ve
iyileştirme hedefleri ile ilgili görevlerin yerine getirilmesi
amacı ile çeşitli projelerin yürütülmesi gerekir. TKY sisteminde
proje yönetimi; sorunların analizi, özüm önerilerinin geliştirilmesi,
iyileştirme hedeflerinin belirlenmesi ve bunlar için uygun
projelerin planlanması, projeler için gerekli kaynakların
belirlenmesi, kullanımı ve proje sonuçlarının izlenerek değerlendirilmesi
ile ilgilidir. Tüm bu faaliyetlerin yürütülmesindeki temel
ilke; birimler, bölümler ve fonksiyonlar arası işbirliği,
iletişim ve bilgi akışını güçlendirerek ekiplerin ve otonom
çalışma (proje) gruplarının oluşmasına izin verebilecek bir
organizasyon kültürü, yapısı ve yönetim anlayışının gelişmesini
sağlamaktır.
4. Bireysel Faaliyetlerin Yönetimi
TKY sisteminde kalite
yönetimi; tüm çalışanların görevleri, bunlara ilişkin kontrol
faaliyetleri ve kalite iyileştirme metot ve uygulamaları için
politikalar, planlar ve prosedürleri oluşturur. Örnek olarak
kalite güvencesi prosedürlerini, iş talimatlarını, iş akış
planlarını, görev, yetki ve sorumluluk tanımlarını verebiliriz.
Kalite yönetimi sistemi, kendisi ile birlikte diğer iki alt
sistemin kuruluşun misyonuna, politikalarına, planlarına ve
hedeflerine uygunluğunu denetlemek, iyileştirme fırsatlarını
yakalamak ve müşteri tatmininin sürekliliğini güvence altına
almak amacı ile izler ve değerlendirir.

|
|
| |
|